KURAN’DA İNANÇ KONULARI, NAMAZ, ZEKAT, ORUÇ VE HAC

KURAN’DA İNANÇ KONULARI

 

Allah’ın varlığı, birliği, merhameti, sonsuz kudreti, ahireti yaratması gibi en temel konularda Kuran’ın anlattığı dinle, bilinen büyük mezhepler ters düşmemişlerdir. İslam’ın bu en temel noktalarındaki ortak inanç, tüm olumsuzlukların yanında çok güzel bir noktadır. (Bazı çok sapkın, çok az taraftar bulmuş, örneğin Hz. Ali’yi ilahlaştırmış veya şeyhinin içine Allah’ın girdiğini iddia etmiş sapkın mezhepleri saymıyoruz.) Fakat “Allah’ın tek hüküm koyucu olduğu” konusunda, Kuran’ın anlattığı dinle mezhepler arasında büyük bir fark vardır. Kuran’a göre tek hüküm koyucu Allah’tır. Allah’ın hükümlerinin toplandığı Kuran, Allah’ın dininin bütününü oluşturur. Mezhepler ise önce Peygamber’i Allah’ın yanında din oluşturucu gibi göstermişler, daha sonra sahabeleri, daha sonra mezheplerinin imamlarını, daha sonra ise kimi şeyhleri ve sözde din alimlerini dinin kaynağı olarak göstermişlerdir. Haramlarda, farzlarda, sevaplarda bu kaynaklara atıflar yaparak Kuran dışında bir din oluşturmuşlardır. Bu tablo, uygulamalar açısından bir sorun oluşturduğu kadar inanç açısından da bir sorun oluşturmaktadır. Kimi mezhep imamlarının kanaati (içtihat) ile vardığı bir sonuç; farz veya haram ilan edilmekte ve bu karar, Allah’ın kitabından çıkan bir farza veya harama denk tutulmaktadır. Yani mezhep imamları, evrensel dini hükümler koyma hususunda, Allah ile aynı seviyeye konmaktadır ki bu, inanç açısından da sakıncalıdır. Örneğin Allah domuz eti yemeyi, zinayı, adam öldürmeyi Kuran ile haram kılar; mezhep imamları ise kendi kanaatleri ve hadis yorumları sonucu midye yemeyi, heykel yapmayı, erkeklerin altın takmasını da haram ilan etmişlerdir. (Bu hükümlerin bir kısmı “hadis” kaynakları kullanılarak verilmiştir, fakat bu hadisleri yorumlayan, onay veren yine mezhep imamlarıdır.) Dinimizde Allah’ın tekelinde olan haram kılma yetkisi, böylece başkalarıyla paylaştırılmıştır. Allah dışında herhangi bir insanın (her kim olursa olsun) kanaatinin, içtihadının evrensel dini hükümlerle eşitlenmesi sonucunu veren bu bakış açısı da onarılmalı, bu bakış açısının sahipleri tövbe etmelidirler.

İnanç konularındaki en büyük sorunlardan biri “Kuran yaratılmış mıdır, yoksa Kuran daima var mıydı?” sorusunun tartışılması sırasında görülmüştür. Bu sorunun tartışılması sırasında Kuran’ın yaratılmış (mahluk) olduğunu söyleyen bir grupla, Kuran’ın yaratılmamış olduğunu söyleyen bir grup oluşmuş ve her iki grup da birbirini kafirlikle itham etmişlerdir. Karşı grubun dinsiz olup öldürülmesi gerektiğine dair izahlar ve tartışmalar ile rezalet devam etmiştir. Kuran hakkındaki bu tartışma İslam tarihinin en büyük kavgalarından, çatışmalarından birisi olmuştur. En büyük mezhep olan ve dört mezhebi de kaplayan Sunnilik’te Kuran’ın yaratılmamış olduğu sonucuna varılmıştır. Buna Mutezileler ve Şiiler şiddetle karşı çıkmışlardır. İlginçtir ki dinin tek kaynağı olan Kuran’ı, dinin yüzlerce kaynağından birine çeviren, “Bir keçi ayetleri yedi” deyip Kuran’ı nesh ettiren (hükmünü iptal ettiren) Ehli Sünnet’te, diğer yandan Allah’a mahsus olan “ezeli olma, başlangıçsız olma” gibi sıfatları Kuran’a verilmiş, bu mezhepin savunucuları hatalı yaklaşımlarını bu noktada da göstermişlerdir.

İnançla ilgili konularda, dine ilaveler yaparak Allah’ın tam dinini tamamlamaya kalkanlar, gereksiz konularda gereksiz izahlar yapmışlardır. Kuran Allah’ın bağışlayıcı olduğunu, merhamet sahibi olduğunu söyler. Allah’ın merhameti, bağışlayıcılığı gibi sıfatlarının Allah ile beraber her zaman mı var olduğu, yoksa bu sıfatların sonradan mı oluştuğu bahsedilen gereksiz tartışmalara örnektir.

Aslında bu şekilde bir tartışmaya gerek yoktur ve Kuran’da olmayan bu husustaki felsefi yaklaşımlarını, dinin en temel inançları arasına sokmaya kalkanlar, bizce hata etmişlerdir. Eğer gerekse idi, Allah bu konularda gerekli izahları yapardı. Gereksiz izahların örnekleri “kader” konusunda da görülür. Tahminimiz bu izahların da temelinde; zamanı yaratan Allah’ı, adeta zamana bağımlıymış gibi düşünüp, “kader” konusunu ve diğer birçok konuyu öyle çözmeye çalışmak yatmaktadır. Kuran’ın açıklamadığı konularda kendi görüşünü, “evrensel dini hakikatler” olarak sunmanın sonucu bu konuda da hüsran olmuştur.

Hadislerde geçen, Allah’ın kudretini eksik gösterecek izahlar da mezhepler açısından sorun teşkil etmiştir. Neyse ki mezhepler bu izahları çeşitli yorumlarla, çekiştirmelerle yok etmişlerdir. Bu mezheplere uyan halkın büyük bir kesiminin ise bu hadislerden haberi bile yoktur. Buhari’de geçen “Allah’ın parmağının soğukluğunu Peygamber’in sırtında hissettiği” hadisi ile “Allah’ın baldırını açıp cenneti aydınlattığı” hadisi bunlara örnektir. En doğru hadis kitabı denilen kitapta geçen bu hadisler ve diğer hadis kitaplarındaki benzerleri, Kuran’ın anlattığı din ile çelişmekte ve inanç açısından önemli sorunlara yol açmakta; Turan Dursun ve İlhan Arsel gibi din düşmanlarına malzeme oluşturmaktadırlar.

Kuran’da yer almayan “kabir azabı”nın dine sokulması, Kuran dışındaki “Cennet ve Cehennem tasvirleri”nin dinin bir parçası kabul edilmesi de ahiret inancı açısından sapmadır. Bazıları, Kuran’ın yüzlerce ayetinde ahiret hayatı anlatılmasına karşın, bir kez bile bahsedilmemesine rağmen kabirde sorgunun, azabın ve ödüllerin olacağını dine sokmuşlardır. Üstelik ahiretle ilgili anlatımlarda; ölümden sonra doğrudan ahiret hayatının başlatılması ve dünyada çok az kalındığının zannedilmesiyle ilgili ifadeler; kabirde sorgu, azap veya mükafat olduğu izahlarıyla çelişmektedir. Buna karşın kabirde bir hayat olduğunu iddia edenler, 40-Mümin Suresi 45 ve 46. ayetlerde belirtilen Firavun kavminin “sabah akşam” ateşe sunulmasından, ahirette “akşam” olmadığını, kısaca bu ayetlerin “kabir hayatı”nı desteklediğini söylemişlerdir. Oysa bu ayette kabir hayatından bir bahis olmadığı gibi, ahiret hayatından bahsedildiği açık olan 19-Meryem Suresi 62. ayette de ahirette rızıkların “sabah akşam” verildiği vurgulanır. Zamanın izafiliğiyle ilgili durumu anlayamayanların, erken ölenlerin binlerce yıl beklemesini anlayamamaları neticesinde kabirle ilgili uydurmaları ürettikleri kanaatindeyiz.

Kuran ile Ehli Sünnetin ve Şiiliğin; cennetin, cehennemin varlığı ve buradaki nimetlerin tükenmezliği konusunda bir ayrılığı yoktur, bu sevindirici bir durumdur. Fakat Kuran dışı ahiret anlatımlarını ve kabir azabı hikayelerini de çöpe atmak ve Kuran’la doğruyu bulmak zorundayız. Çünkü gördüğümüz gibi ne zaman insanlar, Kuran’da anlatılan dine, yani Allah’ın dinine, kendi görüşlerinin ürünü olan mezheplerle ve hadislerle ilaveler yapmaya kalkışmışlarsa, sonu hep felaket olmuştur.

 

 

KURAN’DAKİ NAMAZ VE ÜMMETİN SÜNNETİ

 

Kuran’daki namazın anlaşılması Kuran temelli bir İslamiyet açısından büyük bir öneme sahiptir. Kuran’a dayalı bir dini anlayışın yüzlerce konuda daha tutarlı, daha mantıklı ve daha yaşanır olduğunu görüp mezhepçi anlayışı kurtarmak isteyen birçok kişi, kurtuluşunu namaz konusuyla ilgili bir çıkışta aramaktadır (Sanki bu konu, diğer hususları hasır altı edebilirmiş gibi). Kuran’ı dinin kaynağı olarak yetersiz gören bir mezhepçi yaklaşımı benimseyenler; “Sırf Kuran’dan dini anlarsak, namazı nasıl kılacağız? Namazı sırf Kuran’a bakarak kılamayız. Demek ki Kuran dışı kaynaklar lazım…” diyerek mezheplerini kurtarmaya çalışmaktadırlar. Mezhepçilerin bu yaklaşım tarzı bile dini anlamadıklarının bir delilidir. Yapılması gereken, dinin kaynağını belirleyerek; dini ona göre anlamak ve uygulamaktır. Dinin kaynağı belli olduktan sonra dinin kaynağını önümüze alıp namazı, orucu, ahlakı ve din adına her şeyi bu kaynaktan anlamamız gerekir. Yani namaz da dinin kaynağından anlaşılacaktır. Dinin kaynağı, kafada önceden belirlenmiş fikirlere göre, örneğin namaz fikrine göre belirlenmeyecektir. Kuran ile namaz adına bilinenler arasında fark varsa; çözüm dinin kaynağını değiştirmek değil, namaz adına bildiklerimizi düzeltmektir.

Yanlış anlamalara sebep olmamak için bazı hususları belirtmekte büyük fayda görüyoruz. Bu düzeltmede, eğer mevcut uygulamalarda namazların kılınmasında düzeni sağlayan, ümmetin toplu ibadetlerine kolaylık getiren yaklaşımlar varsa veya belli vakitte kılınması bir mecburiyet olmamasına rağmen ümmetin daha çok Allah’ı anması gibi Kurani bir ideale hizmet eden ibadetler varsa; “ümmetimizin bu sünnetleri”ni muhafazada elbette fayda vardır. Örneğin imamın namaza “Allahuekber” diye ellerini kaldırarak sesli başlamasını gören namaza başlandığını anlar ve ona göre hareket eder; namazlarda bu düzen getirici unsurun faydalarını gözlemleyebiliriz. Hz. Ömer döneminden sonra bugünkü formda (20 rekat olarak) kılınmaya başlandığı söylenen teravih namazları, Ramazan’da Allah’ın daha çok anılması gibi Kurani bir ideale hizmet eder. (Teravih namazının farz olduğu iddia edilmemiştir ama biz Kuran’da olmamasına rağmen farz olduğu iddia edilen namazlar için de teravih namazı için düşündüğümüzün aynısını düşündüğümüzü belirtmeliyiz.) Bunların Kuran’ın evrensel hükümleri arasında olmadığının farkında olmak, bu tip uygulamaları terk etme özgürlüğünün olduğunu bilmek önemlidir; fakat düzene veya Allah’ın çok anılmasına yarayan İslam coğrafyasında yaygınlaşmış bu tarzdaki “ümmetin sünnetleri”ni değiştirmeye kalkmak bize göre abesle iştigaldir.

Diğer yandan “ümmetin sünnetleri”ni Kuran’ın eksik olduğu iddiası için delil olarak kullanmaya çalışmak da büyük bir hatadır. Bize göre sadece Kuran’da geçenlerin namazın evrensel, evrenin sonuna dek geçerli hükümleri olduğuna dair yöntem benimsenmeden namazın farzlarıyla farz olmayanını ayırt eden kesin bir yöntem ortaya konamaz, zaten konamamıştır da. Bu yüzdendir ki birbirlerine yakın metodolojiler benimsemiş mezhepler arasında bile namazların farzlarının ne olduğu gibi konularda önemli farklar vardır. Örneğin kimi mezhep Fatiha okumayı farz görürken diğeri görmez. Burada önemli olan husus Peygamber’in Fatiha’yı okuyup okumaması değildir; elbette namazda Fatiha okunabilir, fakat bunun her rekat için mecburi olup olmaması farklı bir şeydir. Peygamberimiz’in Kuran’a aykırı bir davranışı veya izahı hadislerle aktarılıyorsa bu hadislerin uydurma olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat Fatiha okumak gibi “Kuran’a uygun” bir eylemden “dinin mecburiyeti” gibi bir sonuç çıkartılırsa bu da hatalıdır. “Kuran’a uygun olma” veya “yararlı olma” ile “mecburi olma” tamamen ayrı olan, karıştırılmaması gerekli kategorilerdir. Kuran’da, Peygamberimiz’le beraber aynı dönemde yaşayan Müslümanlar’ın kendilerine farz olmayan ibadetlere katılıp Allah’ı andıklarını görüyoruz. 73-Müzemmil Suresi 20. ayette, Müslümanlar’dan bir grubun Peygamber’le gece kalkıp ibadet ettikleri anlatılır; bu ibadet farz olsa tüm Müslümanlar katılırdı. Sonuçta Peygamberimiz’in döneminde ve sonrasında Müslümanlar, özellikle namaz gibi topluca yapılan ibadetler için belli düzenlemeler oluşturmuşlar, farz olan namazlar dışında Allah’ı anmak için fazladan da namazlar kılmışlardır. Bize göre bu durumu yorumlayan hadisçi mezhepler, sadece Kuran’la farzların çıkacağı ilkesini benimsemediklerinden, gönüllü kimi uygulamaları farzlarla karıştırmışlardır. Sonuçta bu sorunun çözümü de Kuran’a gitmektedir. Bugün yapılması gereken dinimizin namazla ilgili evrensel uygulamalarını Kuran’dan anlamak, Kuran’da geçmeyip faydalı olan “ümmetin sünnetleri”ni farzlaştırmadan devam ettirmek ve Kuran’ın ifadelerine ve ruhuna aykırı uygulamalardan dinimizi kurtarmaktır.

Dinin tek kaynağı olan Kuran’ı elimize aldığımızda, Kuran’ın namaz adına gerekli tüm bilgileri içerdiğini görürüz. Kuran’da en detaylı şekilde anlatılan ibadet namazdır. Fakat bu, günümüzde namaz adına anlatılan her detayın Kuran’da geçtiği manasına gelmez. Mezheplerin teferruatlaştırıcı zihniyeti her konuya olduğu gibi namaza da elini atmış ve Kuran’da, yani dinde, olmayan teferruatlar “farz” veya “vacip” gibi başlıklarla mecburi hale çevrilmiş ve namazla ilgili kimi esneklikler yok edilmiştir. “Secdede dirseklerin yere değmemesi gerektiği” iddiası gibi kimi hususlar ise “sünnet” başlığı altında dinselleştirilmiş ve düzen için gerekenin dışında bir şekilcilik de oluşmuştur.

Kuran’da geçmeyen hususların farzlaştırılması yanlıştır, fakat bunlar yapılırsa namaz olmaz diye düşünmemeliyiz. Örneğin ileride göreceğimiz gibi namazda illaki Fatiha Suresi’ni okumak farz değildir. Fakat Kuran’ın ilk suresi olan Fatiha’yı namazda okumak tabi ki güzeldir. Yani namazda şunu yapmak “farz değildir” diye belirtmek, o hususa karşı olmak değildir. Sadece Kuran’da geçmeyen bir mecburiyetin farzlaştırılması yanlıştır. Yukarıdaki örneğimizi düşünürsek yanlış, Fatiha Suresi’ni okumak değil; Fatiha Suresi’nin her ayağa kalkışta okunmasının “farz” olduğunu söylemektir. Kitabımızın bu bölümünü ve diğer bölümlerini okurken lütfen “Bu husus Kuran’ın anlattığı namazda yoktur” diye belirttiğimiz hususlarda bu inceliğe dikkat edin. Kuran’da geçen namaz, hazırlık aşaması olan abdest ve boy abdestinden (gusül) başlayarak şöyledir:

 

ABDEST VE BOY ABDESTİ (GUSÜL)

 

Kuran’da abdest, sadece ve sadece namazın bir şartı olarak anlatılır. Ayrıca camiye girerken, Kuran okurken veya namaz dışındaki herhangi bir ibadet için abdestin ve de boy abdestinin (gusül) alınması dini bir mecburiyet değildir. Kuran’da abdest ve boy abdesti birazdan vereceğimiz iki ayette geçer. Bu iki ayet dışında Kuran’da abdest ve boy abdesti ile ilgili hiçbir ayet yoktur. Yani abdest ve boy abdestinin ne yapmamız için gerektiği, ne zaman gerektiği, su olmazsa ne yapılacağı sadece bu iki ayetten anlaşılacaktır:

Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda, yıkayınız: yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi; sıvazlayınız: başınızı ve aşık kemiklerine kadar ayaklarınızı. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Eğer hasta veya yolculukta iseniz veya biriniz tuvaletten gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Allah size zorluk çıkarmak istemez. Allah sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki; şükredersiniz.

5-Maide Suresi 6

 

Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de -yolculuk hali müstesna- yıkanıncaya (gusül edinceye, boy abdesti alıncaya) kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculuktaysanız, biriniz tuvaletten gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Allah affedici, bağışlayıcıdır.

4-Nisa Suresi 43

 

Şimdi sorularımızı sorup bu iki ayete göre cevap verelim:

 

1) Abdest ve Boy Abdesti Niçin Lazımdır?

Ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki; abdest de, boy abdesti de sadece namaz için lazımdır. 5-Maide Suresi 6. ayetin başında abdestin namaz için alınması gerektiği söylenir. 4-Nisa Suresi 43. ayette de cünüp olanın yıkanmadan namaz kılamayacağı anlatılır.

 

2) Abdest Ne Zaman Alınır?

İki ayetin de son kısımlarına dikkat ederseniz, bize suyun gerekli olup da suyu bulamadığımız hallerde ne yapmamız gerektiği açıklanır. Suyun bize gerekli olduğunun açıklandığı hal ile abdesti neyin bozduğu da açıklanmıştır. Burada “tuvaletten gelmiş” diye çevirdiğimiz ifade bize abdestin “tuvaletten” gelince alınması gerektiğini göstermektedir. “Tuvalet” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça’sı “gait”tir. Arapça bu kelime “çukur yer” anlamında olup, “tuvalet, ayak yolu” kelimelerine karşılık gelmektedir. Yani abdestin çukur yerlere yapılanlardan sonra alınması gerekmektedir. Bunun dışında tarif edilen hiçbir şeyle, ne kanın akması, ne deve eti yenmesi abdesti bozmaz. Ayetten abdesti neyin bozduğu açıkça anlaşılmaktadır. Kişiler “tuvalette, ayak yolunda”, çukur olan yere ne yapıyorsa abdesti o bozar.

 

3) Boy Abdesti (Gusül) Ne Zaman Alınır?

“Abdest”in nasıl alınacağı Kuran’da tarif edilmektedir, fakat kelime olarak “abdest” Farsça’dan Türkçe’ye geçmiştir. “Boy abdesti” ifadesiyle kastedilen ise Kuran’da geçen “cünüp” olunca gerekli olan yıkanmadır. “Gusül” zaten Arapça “yıkanma” demek olduğu için “boy abdesti” yerine Türkçe “gusül” veya “gusül abdesti” diyenler olmuştur. Suyun gerekli olduğu diğer halin iki ayette de “kadınlara dokunma” olduğu söylenir. Arapça’da da Türkçe’deki gibi deyimler vardır. Türkçe’de “kadınlarla beraber olma” ifadesi “cinsel ilişkiye girme” anlamında kullanılır. “Kadınlara dokunma” ifadesi Arapça’da “cinsel ilişki” anlamına gelen bir deyimdir; Kuran boyunca bu deyimin kullanımına bakılırsa da bu anlaşılacaktır.

Yani boy abdesti kadınlarla cinsel beraberlikten sonra alınır. Zaten cünüp olunduğunda boy abdesti alındığını söylemiştik. Cünüplük, “cenb” kökünden türemiştir. Bu kelimenin kökünde “yakında olma, beraberlik” manaları vardır. Buna göre “cenabet” terimi beraberliğin en ileri seviyesi olan birleşmenin sonucuna ad olmuştur. Ayetin içinden boy abdestinin ne zaman alınması gerektiğine dair vardığımız sonucu “cünüp” kelimesinin manası da doğrulamaktadır. Cinsel bir birleşme dışında, kimi hallerde boy abdesti almanın farz, vacip (farzla sünnet arası, farza yakın uygulama) veya sünnet olması da Kuran’da yoktur. İsteyen istediği zaman, rahat ettiği zaman boy abdesti alır, fakat Kuran’dan çıkmayan bir hüküm; farz, vacip, sünnet veya herhangi başka bir başlıkla kimseye yüklenemez. 5-Maide Suresi 101. ayette “açıklanmayan her şeyin affedildiği” söylenmektedir. Bu yüzden, “Kuran’da açıklanmayan her hususta serbest olduğumuz” unutulmamalı, hiç kimse bu açıklanmayanlara ilave bir cevap aramamalıdır.

 

4) Abdest Nasıl Alınır?

5-Maide Suresi 6. ayetin başında abdesti nasıl almamız gerektiği anlatılır. Bu anlatımda “yıkayın” fiilinin ardından “yüz ve dirseklere kadar elleri” ifadesi geçer, “sıvazlayın” fiilinin ardından da “baş ve aşık kemiklerine kadar ayakları” ifadesi geçer. (Aşık kemikleri, ayak bileğinin iki tarafındaki çıkıntılı kemiklerdir.) Biri size “yıkayın: banyoyu ve mutfağı, silin: salonu ve antreyi” derse ne anlarsınız, antrenin yıkanması gerektiğini mi yoksa silinmesi gerektiğini mi? Herkes antrenin silinmesi gerektiğini anlar. Fakat Sunni mezheplerden olanların birçoğu ne hikmetse “sıvazlayın” fiilinden sonra geçen “ayaklar”ın; sıvanması yerine “yıkanması” gerektiğini savunmuşlardır. (Hanbeli mezhebinde, hem “sıvazlama”nın hem de “yıkanma”nın mümkün olduğu ifade edilmiştir.) O zaman “ayak” kelimesi neden “yıkayın” fiilinden sonra geçmemektedir? Ayette, “yukarıdan aşağı ne yapılması gerektiğinin söylendiğini, sıvazlamanın ara izah olduğunu ve bir tek başın sıvazlanması gerektiğini” söylemek de mümkün değildir. Çünkü ayette; önce yüz ve ellerden bahsediliyor, sonra başa çıkılıp, sonra aşağı ayaklara iniliyor. Bu yüzden ayakları aşık kemiklerine kadar sıvazlamayı “yıkayın” fiiline göndermenin hiçbir mantığı yoktur. “Ayakları yıkama mecburiyeti” uydurma hadislerle desteklenmeye çalışılmıştır.

Oysa Şiiler’deki birçok hadise göre ayaklar elle sıvazlanır. Amacımız hadisleri hadislerle çürütmek değil, fakat Kuran’ı yeterli görmeyenlerin hadiste bile keyfi davrandıklarını göstermektir.

Süleyman Ateş birçok sahabenin de ayaklarını sıvazlamayla yetindiğini belirttikten sonra ayetin Arapça’sından anlaşılanı şöyle açıklar: “Yüce Allah, abdestte vücudun iki temel uzvunun yıkanmasını emretmiştir ki; bunlar yüz ve kollardır. İki uç uzvun da sıvazlanmasını emretmiştir ki; bunlar da baş ve ayaklardır. Yıkayınız fiilinden sonra iki tümleç getirmiştir. Bunlar yüz ve ellerdir. Demek ki yüz ve eller yıkanacaktır. Sıvazlayınız fiilinden sonra da iki tümleç getirmiştir, bunlar da baş ile ayaklardır. Demek ki bunlar da sıvazlanacak uzuvlardır. Ayette bu manayı son derece güçlendiren ince bir nokta vardır. Kuran-ı Kerim’de her kelime birbiriyle son derece uyumlu ve mütenasiptir. Şimdi yıkayınız fiilinden sonra gelen iki tümleçten ilki nasıl tek bir uzvu, ikincisi iki uzvu (yani iki eli) gösteriyorsa, sıvazlayınız fiilinden sonra gelen iki tümleçten de birincisi bir tek uzvu, ikincisi iki uzvu (iki ayağı) göstermektedir.” (Süleyman Ateş, Kuran Ansiklopedisi, 1. cilt, Abdest bahsi).

Kısacası abdestte yüz ve dirseklere kadar eller yıkanır, baş ve aşık kemiklerine kadar ayaklar sıvazlanır, bunların haricinde bir şey gerekmez. İsteyen ağzını ve burnunu çalkalar, üç parmakla ensesini sıvazlar, ayaklarını topuklarıyla birlikte yıkar, her uzvunu yıkayışta Arapça dualar okur. Fakat bunları yapan bilsin ki bunlar abdestin mecburiyetleri değildir. Abdesti Allah, Kuran’da açıklamıştır ve bunlar Kuran’daki açıklamalarda yoktur.

 

5) Boy Abdesti Nasıl Alınır?

Boy abdestinin cünüp iken alınması gerektiğini daha önce söylemiştik. Cünüpken ne yapmamız gerektiği iki kelime ile anlatılır. 5-Maide Suresi’nde “tahare” kelimesi “temizlenmek”, 4-Nisa Suresi’ndeki “gasale” fiili “yıkanmak” demektir. Boy abdesti için “Şuradan şuraya kadar yıkanın, ağzınızı ve burnunuzu üçer kez çalkalayın, toplu iğne başı kadar kuru yer bırakmayın, sağ omzunuzdan başlayarak üçer kez su dökün” şeklinde ifadeler geçmez. Böyle sınırlamalar olmadığından “gasale” kelimesinden sadece “yıkanmak” anlaşılır.

“Tahare” ifadesi ile de bu yıkanma işleminde kirlerden arınmanın önemi anlaşılır. Bir anne beş yaşındaki çocuğuna “Yıkan” derse, o çocuk bunu anlayıp yıkanır. Oysa koskoca adamlara “Yıkan” deniyor, fakat onlar “Nasıl yıkanacağım? Toplu iğne başı kadar kuru yer kalırsa ne olur? Önce hangi omuzuma su dökeceğim?” gibi gereksiz sorular sorup, Kuran’ın anlaşılmaz olduğunu sanıyorlar. Üstelik bu anlamamanın kendi anlayışsızlıklarından kaynaklandığını da anlamıyorlar. Bir de Kuran’da anlatılan dini eksik zannedip, bu garip soruların açıklandığı kitapları dinin tam ve eksiksiz kaynağıymış gibi rehber ediniyorlar.

 

6) Su Bulunamazsa Ne Yapılır?

Normalde bir insanın su bulamama ihtimali çok azdır. Kuran’ın bu durumu açıklaması bile Kuran’ın gereğinde nasıl tüm detayları verdiğinin bir delilidir. Bu durumda, kişi, suyun eksikliğini temiz bir toprağa teyemmüm ederek giderir; namazı terk etmek diye bir şey söz konusu olmaz. Temiz toprağa eller sürülerek yıkanamayan yüz ve eller sıvazlanır. Böylece namaza hazırlık suyun olmadığı zaman da sağlanmış olur.

Her iki ayetin de sonunda geçen Allah’ın bize güçlük çıkarmak istemediğine, bağışlayıcılığına, affediciliğine dair ifadeleri abdesti ve boy abdestini bir sürü gereksiz detaylara boğanlar lütfen tekrar okusunlar.

 

 

KIBLEYE DÖNMEK

2-Bakara Suresi 144, 149 ve 150. ayetlerde Müslümanlar’ın nerede olursa olsunlar Mescidi Haram’a; Kabe’nin olduğu yöne dönmeleri gerektiği söylenir. Bu, namaza düzen de veren bir uygulamadır. Özellikle toplu kılınan namazlar bu sayede daha düzgün ve düzenli olur. 2-Bakara Suresi 115. ayette; nereye dönersek dönelim Allah’ın orada olduğu söylenerek, Kabe’ye dönmeye yanlış manalar yüklenilmesi, Mescidi Haram ve çevresinin putlaştırılması önlenir. Mevcut camiler Bakara Suresi’nin ayetlerine binaen Mescidi Haram’a doğru yapılmıştır. Müslümanlar kıldıkları namazı Mescidi Haram’a dönerek kılmaktadırlar. Müslümanlar kıbleyi biliyorlarsa (Mescidi Haram yönünü) oraya dönüp namazı kılar. Eğer yönü bulamazlarsa, Allah’ın her yerde olduğunu bilip, tahmini bir yöne dönerek namaz ibadetlerine devam ederler (2-Bakara Suresi 115).

 

 

NAMAZDA KIYAFET VE TEMİZLİK

 

Kuran’da namaz için özel bir kıyafet geçmez. Tek başına namaz kılan namazını istediği gibi kılar. Namazın toplu kılındığı yerlere gidenin güzel, düzgün kıyafetle gitmesi iyidir (Bakınız 7-Araf Suresi 31). 7-Araf Suresi 26. ayette; insanların avret yerlerini örtecek giyim tarzı olduğu gibi güzellik ve süs kazandıracak giyim tarzı da olduğu söylenir. Bundan beş ayet sonra 7-Araf Suresi 31’de mescit yanında (namaz kılınan bölgede) süslenmeden bahsedilir. Başörtüsü diye bir kıyafetin farz olmadığını kitabın 22. Bölüm’ünde, kitabın diğer kısımlarında ise erkeğin baldırını örtmesinin gerekmediğini gördük. Normalde olmayan bu zorunluluklar namaz kılarken de yoktur. Çünkü Kuran’da namaz kıyafeti diye özel bir kıyafet tarif edilmez. 2-Bakara Suresi 125 ve 22-Hac Suresi 26. ayetlerden namaz kılınacak bölgenin temizlenmesinin ve temiz tutulmasının önemi anlaşılır. Ayrıca 74-Müdessir Suresi 3. ve 4. ayetlerden elbisenin temiz olmasının ve pislikten kaçınmanın önemi anlaşılır; namaz dışında da geçerli olan bu ilkeler elbette namazı da kapsar.

 

 

NAMAZ VAKİTLERİ

 

Kuran’da namazın, vakitleri belirlenmiş bir farz olduğu geçer (4-Nisa Suresi 103). Korku zamanında bile namaz kılınmasını açıklayan Kuran, hiç şüphesiz farz namazlarının vakitlerini de eksiksiz olarak açıklamıştır. Dikkat edin, namaz vakitlerinin açıklanmasından kastımız, farz olan namazların açıklanmasıdır. Namaz övülmüş bir ibadettir. Allah’a yönelmenin, Allah’ı hatırlamanın bir şeklidir. Bu yönüyle namaz her an kılınabilen, her an yerine getirilebilen bir ibadettir. Fakat her kılınan namaz, farz namaz değildir. Örneğin gece yarısı fazladan namaz kılınabilir, fakat bu gece yarısı kılınan namazın farz olduğunu göstermez. Peygamber de, Peygamber’in yakınları da şüphesiz birçok kereler namaz kılmışlardır. Kuran’ın tek kaynak olduğu ilkesini benimsemeyen mezhepler bu namazların kimisini farz, kimisini vacip, kimisini sünnet ilan etmişler; Kuran’dan dini anlamak yerine, Peygamber yakınlarının hareketlerini kendilerince yorumlayarak mezhepler oluşturmuşlardır. Sunni mezhepler sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı diye beş vakit namazı farz kılmışlardır. Şiiler üç vakit namazı farz kılıp bu üç vakitte beş vakit namazı birleştirdiklerini söylerler. Daha eski zamanlardaki Hariciler’in iki veya üç vakit kıldıklarına dair hadisler de vardır. Bu farz namazların dışında Kuşluk, Duha, Güneş ve Ay tutulması, Tesbih, İstihare, Kadir, Regaip, Beraat gecesi namazları gibi birçok namaz da vardır. Yatsı namazından sonra kılınan vitir namazı ise kimilerine göre vacip olup farza yakındır, kimilerine göre ise sünnettir.

Savaş zamanı namazın kılınmasıyla ilgili bilgileri bile veren Kuran, hiç şüphesiz farz namazlarının vakitlerini de açıklamıştır. Kuran’dan delillendirilmeyen namazların belirli dönemlerde belirli kişilerce, halifelerce, hatta Peygamber tarafından kılınmış olması elbette mümkündür. Çünkü Kuran namazı över ve farz namazların haricinde de namaz kılınması elbette ki iyidir. Ayrıca Kuran’da farz namaz vakitlerinden daha fazla zamanda Allah’ın yüceltilmesi, zikredilmesi ve O’na hamd edilmesi geçer; bunlar ise namazın dışında olabileceği gibi namaz kılarak da yerine getirilebilirler. Bu açıdan bakıldığında yukarıda adı geçen ve yukarıda adını geçirmediğimiz, fakat namaz kitaplarında adı geçen namazların kılınmış olması mümkündür. Fakat Kuran’da adı geçmeyen namazların, farz namaz olarak algılanması veya bu namazları kılmayanların dini açıdan eksik olduğunu iddia etmek çok büyük hatadır. Bu noktadan olaya baktığımızda sorun, uygulamaların yorumlanış şeklindeki hatalardan kaynaklanmıştır. Şimdi dinin tek kaynağı olan Kuran’dan farz olan namazları isim ve vakitleriyle birlikte öğrenelim.

 

 

SABAH (FECR) NAMAZI

 

Kuran’da namaz kelimesi “salat” kelimesi ile ifade edilir. “Bağlantı kurmak, destek vermek” tipinde manalara sahip olan “salat” kulun yaratıcısıyla kurduğu bağlantı, yani namaz için de kullanılır. “Salat” kelimesi “ikame” fiiliyle beraber “namaz kılmak” manasında kullanılmıştır. “Salat il-fecr” yani “sabah namazı” ismi 24-Nur Suresi 58. ayette geçmektedir. “Fecir” gecenin karanlığında güneşin ilk ışıklarının çıkışını ifade eder. Bu bir süreçtir ki güneşin doğuşuna kadar devam eder. Nitekim varlığı adından belli olan bu namazın, 11-Hud Suresi 114. ayette vakti de belli olmaktadır:

Gündüzün iki tarafında, gecenin yakınlarında namaz kıl. Güzellikler çirkinlikleri giderir.

11-Hud Suresi 114

 

Arapça’daki “nehar” “gündüz”, “leyl” ise “gece” demektir. Yukarıdaki ayette geçen “tarafeyi en-nehari” ifadesi gündüzün iki tarafını ifade eder. “Taraf” kelimesi “uç, dıştan bitişik bölüm” manalarına gelmektedir. Kuran’da geçtiği diğer ayetlerde de bu anlamlarda kullanılır. Gündüzün başlangıcını güneşin doğuşu, günün bitişini güneşin batışı olarak alırsak; günün iki tarafında sabah ve akşam namazları vardır. “Zulefen min el-leyl” ifadesi ile bu vakitlerin, aynı zamanda gecenin gündüze yakın zamanları olduğu da daha iyi vurgulanmış olur.

Yani sabah namazı, ismi ile 24-Nur Suresi 58. ayette geçer. Bu isim aynı zamanda sabah namazının vaktini de tarif eder. Ayrıca 11-Hud Suresi 114. ayette sabah namazının vakti belirlenmiştir. Sabah namazı Kuran’daki ismiyle “salat il-fecr” adından da belli olduğu gibi günün ilk ışıklarıyla başlar ve günün başlangıcı olan güneşin doğuşuyla biter.

 

 

AKŞAM (İŞA) NAMAZI

 

“Akşam namazı”nın ismi de 24-Nur Suresi 58. ayette geçmektedir. Sözlükten “işa” kelimesinin anlamına bakanlar, güneşin batışından havanın kararmasına kadar olan vakte, yani bizim Türkçe’de “akşam” dediğimiz vakte “işa” denildiğini görürler. 12-Yusuf Suresi 16. ve 79-Naziat Suresi 46. ayette de aynı kelime geçmektedir. Diğer iki ayetteki aynı kelimeyi “akşam” diye çeviren bazı çevirmenlerin, bu kelimeyi Türkçe bir kelime olan “yatsı namazı” diye çevirmeleri, mezhep izahlarının etkisinde kalmalarındandır. Bu tarz çeviri, “yatsı namazı” diye mezheplerin farz olarak tarif ettiği namazı Kuran’ın da farz kıldığı izlenimini vermektedir ki bu yanlıştır. Fakat “yatsı” kelimesinden kasıt “işa namazı”nın yatmadan önce kılınan son farz namaz olması ise bu doğrudur. Ayette buna işaret de vardır:

Ey iman edenler! Yönetiminiz altındakilerle, ergenlik yaşına gelmemiş olanlarınız sizden üç vakitte izin istesinler. Fecir (sabah) namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkardığınızda, işa (akşam) namazından sonra. Çıplak olabileceğiniz üç vakittir bunlar.

24-Nur Suresi 58

 

Son namazı kılmak için mescide giden ve topluca namazı kılan kişi, bu namazdan sonra mescide gitmeyecekse muhtemelen üzerini değiştirecektir. Ev kıyafetine bürünecektir. Bu yüzden yatmadan önceki son namaz “işa namazı” olarak düşünülüyorsa, bu doğrudur. Yoksa vakit olarak “akşamı” ifade eden bir kelime, namaz kelimesiyle birleşirse bambaşka bir vakit olan yatsıyı ifade eder deniliyorsa, bunun yanlışlığı ortadadır. Bu ayette son farz namazın akşam namazı olduğunu destekleyici bir ifade tarzı vardır. Arapça sözlüklerden “işa” kelimesinin manasını araştıran herkes, “işa” kelimesinin “güneşin batışından gecenin karanlığına kadar olan zaman dilimi”ni ifade ettiğini görecektir. (Evdeki çocukların çıplaklığın mümkün olduğu vakitlerde izinsiz odalara dalmamalarını öğütleyen bu ayetten bir sonraki ayette, bu çocukların ergenlik yaşına gelince, her zaman özele saygı gösterip, izin alarak ebeveynlerinin odalarına girmeleri öğütlenir.)

Akşam namazının vaktinin anlaşıldığı ayet (11-Hud Suresi 114), sabah namazının farz olduğunu gösteren belirttiğimiz ayettir. Gündüzün iki tarafında kılınan namazlardan biri sabah namazı olunca, diğeri de bu namazın simetriği olan akşam namazıdır. Bu namazın vakti de aynı şekilde gecenin (güneşin olmadığı dönemin) gündüze yakın olan zamanıdır. Bu ayet dışında akşam namazının vaktini belirleyen bir ayet daha vardır:

Güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Fecir (sabah) vakti Kuran’ı, fecir (sabah) vakti Kuran’ına tanık olunur.

17-İsra Suresi 78

 

Gecenin kararması, akşamın bitiş vaktini vermektedir. Işığın alametlerinin ufukta yok olmasıyla akşam namazının vakti biter. Bu durumda da “güneşin sarkması” ifadesi güneşin ufukta batışını belirler. Böylece güneşin batımı ve gecenin kararmasının arasındaki vakit namaz vakti olarak belirtilir.

Bu ayette belirtilen vaktin namazı olan akşam, sabah namazının simetriği olduğundan, bu simetrilik durumuyla sabah namazının vakti de bir kez daha tasdik edilmiştir. Bu ayetin devamında sürekli akşam namazıyla beraber geçen sabah namazının vaktinin vurgulanması da ilginçtir. Fakat bu ayette sabah namazı değil, sabah Kuran okumak vurgulanır. Demek ki sabah namazının vaktinin içinde veya namazın dışında Kuran okumaya özel bir önem vermek gerekir. Görüldüğü gibi akşam ve sabah namazları isimleriyle beraber Kuran’da geçerler. Üstelik bu isimler namazın kılınacağı vakti de ifade ederler. İlaveten sabah ve akşam namazının vakti de açıklanmıştır. Üstelik 24-Nur Suresi 58. ayette sabahın günün ilk, akşamın günün son namazı olduğuna işaret vardır.

 

 

VUSTA (ORTA, EN İYİSİ) NAMAZ(I)

 

Kuran’da geçen namaz vakitleriyle ilgili en tartışmalı husus 2-Bakara Suresi 238. ayette geçen “salat il-vusta” ifadesinden kaynaklanmaktadır. Ayet şöyledir:

Namazları koruyun. Ve vusta (orta, en iyi) namazı da.

2-Bakara Suresi 238

 

Sabah ve akşam namazının vakitlerini çıkardığımız ayetler ve bu ayet dışında farz namaz vakitlerinin çıkartılabileceği hiçbir ayet yoktur. Demek ki namaz vakitleri bu ayetlerden anlaşılacaktır. Günün bir ucundaki namaz sabah namazı, günün diğer ucundaki namaz da akşam namazı olunca; orta namazını bu iki namazın ortasında aramak lazımdır. Tüm kültürlerde günün uyanmayla başladığını, gecenin dinlenmemiz için yaratıldığını, geceleyin kalkıp ibadetin bir tek Peygamberimiz’e has kılındığını (17-İsra Suresi 79) düşünürsek; orta namazının, sabah ile akşam namazının arasında gündüz kalan vakitte olduğunu düşünmek daha doğrusu olabilir. “Vusta” kelimesine “orta” manasının verilmesinden günün ortalarında kılınan bir namaz olduğunu düşünenler olabilse de bu kelimeyi sınırlayan hiçbir ifade olmadığı için sabah ile akşamın arasında kalan tüm zaman dilimini, bu namazın vakti olarak kabul etmek de düşünülebilir. “Vusta namaz” ifadesinden, orta namazı sonucuna varıldığında “vusta” kelimesi hem namazın ismini, hem zaman dilimini belirleyen kelime olur.

Diğer bir görüşe göre “vusta” kelimesinin “en iyisi” manasına sahip olduğu, bu kelimenin bir namazı belirtmediği; ayetten namazların korunmasının ve namaz kılmanın en iyisi ve en doğru yol olduğunun anlaşıldığını söyleyenler vardır. Buna göre sadece “sabah” ve akşam” namazları farzdır. “Vusta” kelimesi üzerinde bir inceleme bu konuda yardımcı olabilir. 2-Bakara Suresi 143, 5-Maide Suresi 89, 68-Kalem Suresi 28, 100-Adiyat Suresi 5 ayetlerinde de bu kelime geçer. Bu ayetleri inceleyerek “vusta” kelimesini anlamaya çalışabilirsiniz.

 

 

HADİS NAKİLLERİ VE NAMAZ

 

Görüldüğü gibi Kuran’da namazın beş vakit olduğuna dair bir ifade yoktur. Namazın ne kadar uzun olacağı, rükuda, secdede ne söyleneceği de Kuran’da geçmez. Aslında namazın uzun mu kısa mı olduğu, rükuda veya secdede ne söylenmesi gerektiği hakkında kesin sınırlar olduğuna dair detaylı hadis nakilleri de bulunmaz. Mezheplerin anlattığı namazın uydurmalarla dolu hadislerle bile açıklanması mümkün değildir. Namazdaki birçok husus mezhep kurucularının şahsi görüşleriyle oluşmuştur. Bazen bu şahsi görüşler, hadislerin veya sahabe tavırlarının belli bir şekilde yorumlanmasından kaynaklanmıştır. Peygamberimiz’in hem çok kısa namaz kıldığına, hem de uzun rüku ve uzun secdelerle çok uzun namaz kıldığına dair hadisler vardır. Bu konudaki bazı hadislere göre Peygamberimiz kimi zaman rükuya gittiğinde hiç doğrulmayacak, kimi zaman secdeye gittiğinde hiç secdeden kalkmayacak kadar kalmış, bu zaman dilimleri Peygamberimiz ile namaz kılanlara uzun gelmiştir. Ama mezhepler, rükuları üç “Subhane rabbiyel azim” ve secdeleri üç “Subhane rabbiyel ala” ifadeleriyle belirlemiş, takipçilerini sadece bu ifadelere mahkum edip, Allah’ın serbest bıraktığını gereksiz yere sınırlamışlardır. Bu ifadeler, Kuran’ın ruhuna uygun, kulların Allah’ı yüceltmesi için güzel ifadelerdir. Namazlarda düzeni sağlamak için, imamlara, bu ifadelerin söyleneceği zaman miktarının geçirilmemesini telkin eden bir uygulamanın namazlara düzen verdiği düşünülebilir. Bizce, bu tip kalıplar böyle endişelerle çıkmış, namazı çok uzun kıldırıp cemaatin bir kısmının isteklerine muhalefet edebilecek imamların önü kapanmıştır. Fakat namazlarda hep aynı ifadeleri tekrar etmenin neticesinde, birçok kişinin söylenen bu çok anlamlı sözlerin manasını düşünmeden otomatik söylemeye teşvik edildikleri gibi bir zarar da göz önünde bulundurulmalıdır. Normalde rükuda ve secdede sadece belirlenmiş bahsedilen ifadeleri söylememizin gerekmediği, namazın süresinin kişilerin şahsi görüşlerine bırakıldığı, Kuran’dan anlaşılabileceği gibi hadisler doğru yorumlansaydı da anlaşılabilirdi. Mezhepler serbest bir alanı kendi belirlemeleriyle dondurmuşlardır. Bu belirlemelerden bir kısmı bir düzenin kurulmasında yardımcı olduysa da bunların birçoğu namazda aşırı şekilciliğe ve anlamdan kopmaya da yol açmıştır.

Hadislerin hepsinden namazın beş vakit olduğu da çıkmaz. Birçok hadisten Peygamberimiz’in üç vakit namaz kıldığı çıkar. Özellikle Şiiler üç vakit namaz kılarken bunu kendi hadislerine dayandırırlar; üç vakitte beş namazı birleştirdiklerini (cem ettiklerini) söylerler. Kuran’ın hiçbir yerinde birleştirme (cem) diye bir konudan bahsedilmez. Eğer üç vakit namaz kılıp, bu üç vakitte beş veya yirmi vakit namaz kılıyorsanız yine de üç vakit kılmış olursunuz.

Yatsı namazını kılacak kişi “Ben beş vakit namazı yatsı namazında birleştirdim” dese de bir tek yatsı namazını kılmış olmaz mı? Pazartesi günü, “Ben haftanın tüm günlerinin namazını bugün kılıyorum” diyen biri, haftanın her gününün namazını kılmış olabilir mi? Namazı, 4-Nisa Suresi 103. ayette belirtildiği gibi “vakitli farz” olarak yerine getirmek, farklı zamanlarda kılınması gereken namazları tek bir zamanda toplamayla değil, herbir vakitte bu farzı yerine getirmeyle olur. Şiiler’in yanında Ehli Sünnet’in Şafi, Maliki, Hanbeli mezhepleri de namazları birleştirme konusunda çok toleranslı olmuşlardır. Bir kısmı hiç sebepsiz, bir kısmı şiddetli yağmurda bile namazların birleştirilebileceğini düşünmüştür. Yani mezheplere göre Peygamber beş vakit namazı üç vakitte cem etti (birleştirdi) diyenler, aslında namazın üç vakitten çok olamayacağını kabul etmiş olurlar. Namazın minimumu farz namazlar kadardır. Namazın fazladan kılınması gayet doğaldır. Farz namazların beş ilan edilmesi Sunni mezheplerin bir yorumudur. Eğer farz namazlar beş vakit olsaydı, Kuran’dan bunların ismi, vakti belli olurdu. Kuran’da Peygamber’e özel, fazladan ibadet vakti bile belirtilmişken (17-İsra Suresi 79), tüm Müslümanlara farz olan bir namazın vaktinin belirtilmemesi sizce mümkün müdür?

Evvelki ayetlerden görüldüğü gibi, Kuran’dan farzlığı belli olan namazlar vardır. Tahminimiz Allah’ı zikretme (hatırlama), Allah’ı tespih etme (yüceltme, yönelme) ile ilgili ayetlerdeki tespih, zikretme faaliyetlerini düzene koymak için fazladan namazlar farzlaştırılmıştır. Zikretme ve tespih faaliyetlerini namaz kılarak yerine getirmek -böylece beş vakit namaz kılmak- güzel bir uygulamadır ama Kuran’da farzlaştırılmamış vakitleri namaz vakti olarak farzlaştırmak hatalıdır.

17- Öyleyse akşama erdiğinizde de, sabaha erdiğinizde de tespih (yüceltme, yönelme) Allah’adır.

18- Övgü O’nundur. Göklerde ve yerde, günün sonunda, öğleye erdiğinizde.

30-Rum Suresi 17,18

 

Onların söylediklerine sabret. Güneş’in doğuşundan ve batışından önce Rabbini överek tesbih et.

50-Kaf Suresi 39

 

Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin uzunca O’nu tesbih et.

76-İnsan Suresi 26

 

 

KAZA NAMAZI VAR MI?

 

Bir kez daha belirtmek  istiyoruz  ki hangi namazların farz olduğu Kuran’dan çıkar. Farz namazlar, Allah’ın bizden belli vakit dilimleri içinde her gün kılmamızı istediği namazlardır. Kuran, Nisa Suresi 103. ayette bize namazın vakitli farz olduğunu, Mearic Suresi 23. ayette bu farzın hayat boyu sürekli gözetilmesi gerektiğini söylemektedir. Kuran’da “kaza namazı” diye bir kavram yoktur. Namazı kılmayan, kaçıran Allah’a bunun için tövbe eder, daha sonra titiz bir şekilde namazlarını kılmaya devam eder. Allah, oruç konusuyla ilgili olarak, tutamadığımız günler sayısınca başka günlerde oruç tutmamızı söylemiştir. Allah istese namaz için de aynısını yapardı. Bu yüzden kimse namaza başlayacak kişileri “Geçmişteki şu kadar… namazı kaza etmen gerek” diye yanlış yönlendirmemelidir.

Bizim bu yazıdaki amacımız namazın farzını, farz olmayandan ayırmaktır. Allah’ı anmak, hatırlamak için kılınan her namaz makbuldür. Namaz günde beş vakit de kılınır, on vakit de kılınır, kırk vakit de kılınır. Namazın farz olan vakitleri bize kılmamız gereken alt sınırı belirtir, üst sınır ise serbesttir. Tahminimizce mezhep kurucuları, bu üst sınırın serbestiyetinden dolayı ve Allah’ın tesbih edilmesi için belirtilen vakitlerde namaz kılan bazı sahabeleri görüp bazı namazları fazladan farzlaştırmışlardır, vacipleştirmişlerdir. Eğer Kuran’dan namazın farzlarını anlama yerine, şahısların hareketlerinden farzları anlamaya kalksaydık; o zaman karşımıza evvabin namazı, kuşluk namazı, küsuf namazı gibi birçok ilave namaz daha çıkabilir… Sonuçta her konuda olduğu gibi namaz konusunda da Kuran’da ne yazıyorsa din yalnızca odur. Kuran’da, bu dinin anlaşılması hususunda hiçbir eksiklik bulunmamaktadır.

Nitekim Hac ibadetinin bir bölümünde hacılara üç vakit namaz kıldırılmaktadır. Hac konusuyla ilgili olarak Kuran’da bir sürü detay verilirken niye Kuran’da Hacda namaz vakitlerinin azaltılması geçmiyor? Namaz eğer beş vakit farz ise hacılara neye dayandırılarak daha az namaz kıldırılıyor?

 

 

BEŞ VAKİT NAMAZ NEYE DAYANDIRILIYOR?

 

Namazın farzının beş vakit olmadığı daha İslamiyetin ilk yıllarında Hariciler gibi kimi fikir akımları tarafından da savunulmuştur. Namazın beş vakit olarak kılınmasında bir sorun yoktur ama bunun farz olduğunu ispata çalışanların, bunu gerçekleştirmek için uydurduğu hadis korkunçtur. Daha evvel de belirttiğimiz bu hadise göre Peygamberimiz miraçta Allah’ın huzuruna çıkar ve Allah, namazı elli vakit farz kılar, daha sonra Hz. Musa’ya rastlayan Peygamberimiz’e Hz. Musa, bu kadar namazın çok olduğunu, ümmetinin buna güç yetiremeyeceğini söyler, sonra Peygamberimiz Allah’tan indirim ister, Allah da namazın sayısını indirir. Yolda Hz. Musa yine bu kadar namaz vaktinin de çok olduğunu söyler. Bu git gel böylece, namaz beş vakte inene kadar dokuz kez gerçekleşir. Namazların sayısı beşe gelince Hz. Musa yine indirimi tavsiye etse de Peygamberimiz artık utandığı için namaz indirimi durur… Bu hadiste öyle bir tablo ortaya konur ki; buna göre Allah insanların kaç vakit namaza güç yetireceğini bilmez, Peygamberimiz ise hiçbir şeyden haberi olmayan bir garibandır. Hz. Musa ise hem Peygamberimiz’in akıl hocası, hem Allah’ın hükmünün değiştirilmesinde aracı, hem de bizim kurtarıcımızdır. Namazın beş vakit farz kılınmasının hikayesi işte böyle kabul edilemez bir hadise dayandırılır. Namazın beş vakit farz olduğu Kuran’a değil işte böyle izahlara, özellikle de bu hadise dayandırılmaktadır. Kuran’da Peygamberimiz’in “göğe yükselme” anlamında bir miracından bahsedilmez. Fakat İsra’dan, yani bir “gece yürüyüşü”nden ve bu süreçte Peygamberimiz’e Allah’ın bazı ayetlerinin gösterildiğinden bahsedilir (Bakınız 17-İsra Suresi 1). Bu gösterilen ayetlerin ne olduğu ise anlatılmaz. İlginçtir ki bu olayın bahsedildiği İsra Suresi’nin 93. ayetinden; inkarcıların, Peygamberimiz’den, kendisine inanmak için “göğe yükselmesi”ni talep ettiklerini anlıyoruz. Buna karşı ise Peygamberimiz’e, “Rabbimi yüceltirim, ben ancak elçi olan bir insanım” demesi, söylenir.

“Miraç”tan önce namazların sabah ve akşam olmak üzere yalnızca iki vakit farz kılındığını söyleyen hadislerin olması da (Bakınız Buhari 1/93, Tecrid Tercemesi 2/233, Hadis no 228); namazın farz vakitlerinin bu “miraç hadisi” ile arttırıldığının delilidir. Namazlar daha evvel iki vakit olarak kılınıyorsa, sonradan ilave edilen namazlar niye Kuran’da geçmemektedir? Kuran’da sadece Bakara Suresi 238. ayetteki ifadeyle “orta namazı”nın sonradan ilave edildiği iddia edilebilir. Peki 4. ve 5. namaz olan ikindi ve yatsı namazları hangi Kuran ayetinden çıkarılacaktır, bunların ismi niye Kuran’da yoktur? (“Orta namazı” veya “en hayırlısı namazdır” manasına gelen “Salatı Vusta” ifadesini önceden açıkladık.) Allah ve Peygamberimiz’e iftira olan böyle hadisler yerine doğruyu Kuran’da arayanlar, namaz hakkında gerekli bilgiye kavuşacaklardır. Kuran’la yetinmeyip dini pratiklerini uydurma hadislere dayandırmaya çalışanlar ise örneğini gördüğümüz gibi mantıksızlıklar, iftiralar, çelişkiler içinde kalacaklardır.

 

 

NAMAZIN KAPSADIKLARI

 

Namaz, Allah’ı zikretmek (hatırlamak) için yapılan bir ibadettir (20-Taha Suresi 14). Fakat Allah’ı zikretmekten farklı olarak namaz belli vakitlerde farz kılınmıştır, abdestli olarak yerine getirilmelidir ve belli hareketleri de kapsamak gibi bazı ilave özelliklere sahiptir. Namaz öyle bir ibadettir ki savaş sırasında bile yerine getirilir. 4-Nisa Suresi 102. ayette savaş durumunda bir grubun namaz kıldığını, diğer grubun ise nöbet tuttuğunu görüyoruz. Secde edildikten sonra diğer grup ilk grubun yerini alıp namazını kılmaktadır. Burada savaş tehlikesinin olduğu bir durumda bile namazın secde de dahil olmak üzere (secde kişinin en savunmasız halidir) yerine getirildiğini; fakat nöbetleşe, silahları bırakmadan, düşmana fırsat verilmeden bunun yapıldığını görüyoruz. Eğer savaşta dahi vakitli farz olunan namaz böyle yerine getiriliyorsa; normal zamanında namazın kıyamı, rükusu ve secdesi ile yerine getirilmesinin önemi daha iyi anlaşılır.

Kuran’dan (14-İbrahim Suresi 40) namazın Hz. İbrahim’den beri varolan bir ibadet olduğunu anlıyoruz. Hz. İbrahim’in ibadet evi Kabe’yi ele geçiren, Allah’a ortak koşucu putperestler bile namazı sapkın bir şekilde olsa da uygularlardı (8-Enfal Suresi 35). Kuran evvelki nesillerin de uyguladıkları namaz alışkanlıklarını şehvetlerine uyma sonucu bıraktıklarını söyler (19-Meryem Suresi 59). Yani Peygamberimiz zamanında, namaz (salat) denildiğinde namazın ne olduğu hususunda bir algı oluşmaktaydı. Aynen günümüzde de “namaz” denilince namaz kılmayan kişilerin bile namazın hareketlerini, Allah’a yönelmeyi ve ibadet etmeyi anladıkları gibi. Kuran’da hareketli ibadet manasında üç kelime geçer. Bunlar “kıyam (ayakta durma)”, “rüku (eğilme)” ve “secdedir (yüz üstü yere kapanma)”. Kuran’da İbrahim Peygamber’in makamının namaz yeri edinilmesi, evin temiz tutulması geçer (2-Bakara Suresi 125). 22-Hac Suresi 26. ayette ise evin “kıyam, rüku ve secde” edenler için temiz tutulması emredilerek; namazın üç hareketinin ne olduğu bir arada gösterilmiş olur.

Namazın en önemli bölümü ve özelliği ise namazda Allah’ın hatırlanmasıdır (zikredilmesidir). Nitekim 20-Taha Suresi 14. ayetten namazın kılınmasındaki gayenin, Allah’ın hatırlanması olduğunu anlarız. Kuran’da, namazda Kuran okunmasına dair açık bir ifade geçmez, fakat 17-İsra Suresi 78’de akşam namazının vakti açıklanırken sabah namazının vaktinde Kuran okumaya vurgu yapılmıştır. Ayrıca Kuran bize tanıtılırken, Kuran’ın “zikir” yani hatırlatma olduğu söylenir. Böylece biz namaz kılarken, edeceğimiz duada, Allah’a yakarışta, rehberimizin Kuran olduğunu anlarız. Örneğin Allah’ın bağışlayıcılığı, merhameti, her şeyi yaratması, cenneti, cehennemi, bilgisinin sonsuzluğu hep Kuran’dan öğrenilir. Namazda da merhametli, bağışlayıcı gibi sıfatlara sahip bir Allah’ın karşısında olduğumuzu bilir, ona göre Allah’ı zikreder (hatırlar), ona göre Allah’a yöneliriz. Fakat namazda illa ki Arapça Kuran okumak zorunda değiliz. Arapça bilenlerin Kuran’ı vahyedilen dilde okuması elbette güzeldir ama Arapça bilmeyenlerin çoğu, Arapça Kuran okurken Arapça anlamları bozmaktadırlar. Hanefilik gibi Ehli Sünnet mezheplerde bile bu konuda esneklik varken, bu konuyla ilgili esnekliklere dair görüşler halktan saklanmıştır. “Namazda Kuran okuyun” diye açık bir emir bile yokken, Arapça Kuran okumak gerektiği nereden anlaşılacaktır? Fakat namazda Allah’ı zikrederken Kuran’daki bilgileri kullanırız; çünkü bize Allah’ı tanıtan Kuran’dır. Fakat illa ki Arapça “Kul huvallahu ahad” dememize gerek yoktur. Bunun yerine “De ki Allah birdir” şeklinde tercümesini okuyabiliriz. Veya “De ki” diye seslenişe gerek yoktur diye düşünüp “Allah birdir” diyerek Allah’ı anabiliriz. Veya edeceğimiz duanın akışına göre “Allah’ım sen birsin…” şeklinde dua edersek, zikir olan Kuran’ın rehberliğinde zikir yapmış, yani Kuran’ın bize gösterdiği şekilde Allah’ı hatırlamış oluruz. Bu şekilde namaz kılmanın, Arapça bilmeden, Arapça ayetleri ezberden tekrarlayarak kılmaktan daha iyi olduğu kanaatindeyiz. Çünkü kişi ezberlediklerini tekrarladığında çoğunlukla söylediği kelimelerin farkına varmaz. Beyinde kodlu olan sözler otomatik olarak ağızdan çıkar ve çoğu zaman kişi ne söylediğinin farkında değildir. Hele kişi bilmediği bir dildeki metinleri ezberleyip tekrarlıyorsa, bu sorun artarak kendini gösterir. Arapça bilmeyip, her harekette aynı sözleri tekrarlayarak namaz kılanlara, kıldıkları namazların kaçında, söylediklerinin ne kadarının farkında olduklarını bir sorun, bir araştırın, bu şekilde kılınan namazın sakıncalarını anlayacaksınız. İnsan, yaratılışı gereği ezberden okuduğu sözleri düşünmeden tekrarlayabilir. Her gün, hep aynı ayetler bilinmeyen bir dilde tekrarlanınca, Allah’ı bilinçli şekilde zikretme (hatırlama) yerine bilinçsizce tekrarlar yapılmış olur. Birçok kişinin namaz kılarken aklına başka şeyler geldiğini söylediğine tanık olursunuz. Elbette ki ezber bir namazda, akla namazla alakası olmayan çok şey gelebilir. Çünkü beyin ezberde olan bir şeyi söylerken düşünmek zorunda olmadığı için başka şeyler düşünebilir. Allah sarhoş olmayan içkili kişilerin bile namaz kılmalarını istemiş fakat onlara bir şart koşmuştur: “Ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (4-Nisa Suresi 43). Böylece Allah, sarhoşların ne söylediklerinden habersiz oldukları için namaz kılmalarını istemediğini bildirmiştir. Peki, ayık kafalıyken hem bilmediği bir dilde, hem de ezbere Arapça Kuran okuyup ne dediğini bilmeyenlerin durumunun bu sarhoşlardan anlama konusunda ne farkı vardır? Bunların namazlarında yerine getirmedikleri unsur olan “ne söylediğini bilmek”, sarhoşların yerine getirmediği unsurla aynı değil midir?

Kuran’da, 2-Bakara Suresi 45. ayette, sabırla ve namazla Allah’tan yardım dilemek geçer. Peki, anladığı dilde namaz kılmayan kişi, kendi özel derdiyle ilgili özel duygularını nasıl dile getirip de Allah’tan yardım dileyecektir. Arapça dışındaki dillerde ibadete karşı çıkanlar, bu ayetin hükmünün yerine gelmesini engellemiş olmuyorlar mı? Kişiler namazla ilgili gereksiz detaylara boğulmuştur. Fakat namazın en önemli unsuruyla ilgili ciddi sorun bulunmaktadır. Allah, 20-Taha Suresi 14. ayette namazın gayesinin kendisinin hatırlanması olduğunu söyler. Mezheplerin anlattığı namaz şekliyle; ayaktayken ellerin bilekten tutulması, rükuda sırtın gerekli açısı, secdede önce alnın sonra burnun yere konuşu, oturuşta bir ayağın dik diğerinin yatık oluşu gibi Kuran’da olmayan nice teferruat harfiyen yerine getirilir. Ama Allah’ın bilinçli bir şekilde hatırlanması; bu Arapçaperestlik, ezbercilik, teferruatçılık yüzünden gölgelenir, engellenir. Eğer “Hayır böyle bir şey yok” diyorsanız, etrafta bahsettiğimiz şekilde namaz kılan birçok kişiyi sorgulayıp söylediklerimizin doğruluğunu tartın. Bu kitapta emeği olanların birçoğu da daha evvel mezheplerin anlattığı şekilde dini öğrenmeye başladıkları, o şekilde namaz kıldıkları için kılınan namazların nasıl olduğundan haberdardırlar. Düzgün kılınan namazla:

1-  Allah hatırlanmakta, kişi ne söylediğinin farkında olmaktadır (20- Taha Suresi 14).

2-  Namazda huşu olmaktadır. Huşu kelimesine kalpsel ürperti, derin saygı manaları verilmektedir (23-Müminun Suresi 2).

3-  Namaz kişiyi çirkin davranışlardan  ve fiillerden alıkoymaktadır (29-Ankebut Suresi 45).

Düzgün kılınmayan bir namaz, birçok kişi tarafından iyi niyetle yerine getirilmiş bir ibadet olabilir. Fakat sonuç yine de anlamadığını tekrarlama ve ne söylediğini bilmeden namaz kılma olmaktadır. Bu yüzden kişinin, anladığı dilde ne söylediğini bilerek ibadet etmesi, namazla hedeflenen gayelerin gerçekleşmesi için çok önemlidir. Anlaşılan dilde ibadet kişinin söylediğinin farkında olması demektir. Bu ise gerçek manada hatırlamanın (zikir) oluşması için zaruridir. Anlaşılan dilde ibadet; bir ruhsat ve bir kolaylık olarak görülmemelidir. Anlaşılan dilde ibadet, kişinin Yaratıcısı ile gerekli olan bağı kurması için olmazsa olmaz bir şarttır. Siz, kitlelerin hepsinin Arapça öğrenemeyeceği ve İslam’ın Arap ırkının dini olmadığı kanaatindeyseniz, bu fikri kabullenmekte zorlanmamalısınız.

Ayrıca 72-Cin Suresi 18. ayete göre namaz kılınan yerlerde Allah dışında kimseye yakarılmamalıdır. Peygamberlerden, evliya zannedilenlerden veya ölmüşlerden yardım istemek Müslüman’a yakışmaz. Müslüman bir tek Allah’a yalvarır, gücün bir tek Allah’ta olduğunu bilir.

 

 

NAMAZDA REKAT SAYISI VAR MI?

 

Kuran’ı okuduğumuz zaman Kuran’da “rekat” diye bir kavramın geçmediğini görürüz. Allah istese Kuran’da namazların rekat sayılarını elbette belirtirdi. Namazda Allah’ın anılması, kıyam, rüku, secde gibi şartları gördük. Rekattan kastedilen kıyam, rüku ve secdeden oluşan düzenin kaçar defa tekrarlandığıdır. Günümüzdeki uygulamaya bakarsak sabaha iki, öğlene dört, akşama üç şeklinde; namazlara ayrı rekatlar biçildiğini görürüz. Oysa rekatların bu şekilde ayrı sayılarda olması; “Namaz kaç rekat istenirse o kadar kılınır; isteyen iki, isteyen dört, isteyen yirmi rekat kılar” şeklinde de anlaşılabilir (İsteyen istediği kadar rekat kılınca, yani istediği sayıda kıyam, rüku ve secde yapınca rekat sayısıyla ilgili belirli bir farzlaştırmanın mevcut olmadığı anlamı ortaya çıkar) Demek ki bu ayrı rekatların farzlaştırılma süreçleri de mezheplerin bir yorumu sonucudur.

Sahabeler, hatta Peygamber namazlarda bir düzen olsun diye “Kıyam, rüku, secde; yani rekat denilen birim şu kadar olsun…” şeklinde bir düzenle namaz kılmış olabilirler. Namazlarda şaşırılmamasını sağlayan, toplu ibadetlerde kolaylık getiren bu tip uygulamalar yapılmış olabilir. Oturmuş ve namaza düzen getiren bu tip uygulamaların, özellikle toplu kılınan namazlarda -farz olmadıkları belirlenip- devam ettirilmesinin iyi olacağı, Kuran’ın ruhuna aykırı olmayan bu düzenlemelerin gereksiz yere tartışma konusu yapılmaması gerektiği kanaatindeyiz. Fakat bu yapılırken, bu düzen uygulamalarının statüsü bilinmeli ve Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğu gerçeğine karşı bu düzenlemelerden kaynaklı anlamsız karşı çıkışlar yapılmamalıdır. Nitekim namaza başlarken elleri kaldırıp namaza başladığını göstermek, namaz bitince sağa, sola selam vererek veya bazı mezheplerde elleri dizlere vurarak namazın bittiğini göstermek gibi uygulamalar da namazlara düzen veren uygulamalardır. Böylesi düzenleyici uygulamalar belli amaçlara yönelik yapılabilir; bu “ümmet” bu konuda bir “sünnet” oluşturmuştur, bunun statüsü doğru belirlendikten sonra Kuran’ın ruhuna uygun ve yararlı olanların devamına destek olmak gerekir. Kuran’da bu uygulamaları yasaklayıcı bir ifade yoktur. Fakat Kuran’da geçmeyen bu tür uygulamaları farzlaştırmak kabul edilemez. Kişi on rekatlı namazı üç dakikada kılabilir, fakat bir rekatlı bir namazda saatlerce kalıp Allah’ı daha çok anabilir. Yani namazda rekat sayısının temel kriter olması için bir sebep gözükmemektedir. Allah da insanları namazda bu şekilde bir sayıma mecbur etmemiştir. Abdestte su bulunmayınca ne yapılması gerektiğini açıklayan Allah, eğer namazda rekat sayısı şeklinde bir farz olsaydı, onu da açıklardı.

Bazıları Nisa Suresi 101, 102, 103. ayetlerdeki savaş zamanı kılınan namazda, “namazın kısaltılmasında bir günah/sakınca olmaması” ifadesinden, namazın iki rekat olduğunu çıkarmaktadırlar. “Eğer kısaltılmış namaz bir rekatsa, namazın tam olarak kılınması iki rekattır” demektedirler. Peygamber’in burada iki gruba namaz kıldırdığı için iki rekat olarak kıldırmasını da delil olarak göstermektedirler. Bizce namazı kısaltmaktan kasıt; rekat olarak kısaltmak değil, zaman olarak kısaltmaktır. Çünkü daha evvel dediğimiz gibi bir rekatlık namaz saatlerce sürebilir. İki rekat namaz yarım dakikadan kısa bir sürede bitirilebilir. Savaşta düşmanın vereceği zarar kaç secde, kaç rüku yapıldığıyla değil, namazın secdesinin rükusunun vakit olarak ne kadar sürdüğüyle alakalıdır. Üstelik daha evvel değindiğimiz gibi Kuran’da rekat diye bir kavram yoktur. Birçok konuyu rekatlara endeksli düşünmemiz sanırız geleneksel alışkanlıklarımızdan kaynaklanmaktadır.

4-Nisa Suresi 103. ayetteki “Üzerinize bir günah/sakınca yoktur” diye tercüme edilen “La cunahun” ifadesi; Kuran’da, kimi yerlerde Müslümanlar’ın endişelerini yok etmek için kullanılır. Örneğin 2-Bakara Suresi 158. ayette hac veya umreye gidenlerin Safa ve Merve’yi tavaf edebileceğinin belirtilmesi için “La cunahun” ifadesi kullanılır.

Eğer bu ayet olmasaydı da Müslümanlar’ın bu bölgeyi tavaf etmesine engel bulunmazdı. Fakat belli ki Müslümanlar’ın zihnindeki endişelerin yok edilmesi için “La cunahun” ifadesi kullanılmıştır. Aynı şekilde Müslümanlar’ın namazı kısa kılmasında bir sakınca olmadığı ifadesi namazın belli bir uzunlukta olmasından dolayı değildir. Uzunluğu belirten böyle bir ayet yoktur. Fakat tahminimiz, savaştaki tehlike durumunda namazı çabucak kılan Müslümanların “Namazı baştan mı savdık” gibi endişeye kapılmalarından dolayı, savaş halinde namazı kısa kılmalarında bir sakınca olmadığı söylenmiştir. Aynı şekilde Bakara Suresi 158. ayette de “La cunahun” ifadesiyle; Hac’da lütuf ve bereket aranmasında bir sakınca olmadığı belirtilerek bir endişe yok edilmiştir. Bu ifade olmasa yine de Hacda lütuf ve bereket aramak sa- kıncalı olmayacaktı.

Sizce, rekat sayısının, toplu namazlara bir düzen vermesi dışında namazın özüne ne kadar katkısı olabilir ki? Rekat sayısı kişinin Allah’ı daha fazla anmasını sağlayan bir unsur değildir. Kişi namazı daha uzun süre kılarak Allah’ı daha çok anabilir. Sürenin ise rekatla bir alakası yoktur. Namazda Allah’ın hatırlanması (zikredilmesi) gerektiği veya namazdan önce abdest alınmasıyla ilgili detaylar anlaşılıyor da rekat adeti niye anlaşılmıyor? Çünkü Allah bunu kullarının inisiyatifine bırakmıştır, bu konuda sınırlamalar yapmak istememiştir. İstese saydığımız tüm diğer detayları veren Allah; tek bir ayetle hem rekat kavramını oluşturabilir, hem de rekatı sayılandırabilirdi. Nasıl ki Allah, dua etmemiz için dakikalar, sayılar belirtmemişse; aynı şekilde namazda da evrensel, mecbur olduğumuz hükümler olarak bahsedilen detayları farzlaştırmamıştır. Zihnimizi bütün önyargı ve alışkanlıklarından arındırırsak ve Kuran’ı elimize alıp geleneklerden bağımsız bir şekilde dini anlamaya çalışırsak, sorunlar Allah’ın izniyle hallolacaktır.

 

 

NAMAZDA SES

 

Namazdaki ses konusunda düzenleme şu ayetle verilmektedir:

Namazında sesini yükseltme, kısma da, ikisi ortası bir yol tut.

17- İsra Suresi 110

 

Görüldüğü gibi namazı bağırarak kılmamak gerekir. Ayrıca kelimeleri içinden geçirip, sessiz bir şekilde namaz kılmak da uygun değildir. Bu ayetin tekil şahısla Peygamberimiz’e hitap ettiği düşünülebilir. Peygamber’in diğer Müslümanlara namaz kıldırdığı diğer ayetlerden anlaşılmaktadır. O zaman, özellikle topluluğa namaz kıldıranlar, bağırtılı ses tonuyla namaz kıldırmamalıdırlar.

 

 

CUMA (TOPLANTI) NAMAZI

 

Kuran’da Cuma (toplantı) namazı, Cuma Suresi’ndeki şu ayetlerden anlaşılmaktadır:

9-  Ey iman edenler! Cuma günü (toplantı günü) namaz için çağrı yapıldığında Allah’ı hatırlamaya (zikretmeye) koşun. Alış verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

10- Namazı kılınca yeryüzüne dağılın. Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çokça hatırlayın, umulur ki kurtuluşa erişirsiniz.

11- Oysa onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelirler de seni ayakta bırakırlar. De ki; Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.

62-Cuma Suresi 9-11


Buna göre:

1.   Cuma günü (Cuma; hem haftanın bir gününün özel ismidir, hem de toplantı anlamına gelir) çağrı yapılınca iş güç bırakılıp namaza gidilir.

2.   Ayetten Cuma’nın çalışma vaktinde kılındığını anlıyoruz. Yani gündüz vakti, sabah ile akşam namazının ortasındaki vakitte Cuma namazı kılınmalıdır.

3.   Cuma suresinin 10. ayetinden namaz kılınca herkesin işine döndüğünü anlıyoruz. Buna göre Cuma’nın tatil günü olması şeklinde bir şeyin Kuran’da olmadığı anlaşılır. Ayrıca Cuma’nın farzı kılındıktan sonraki rekatların ve duaların da Cuma namazının bir bölümü olmadığı görülür. Çünkü namaz sonrası hemen işe dönüldüğü ayetten açıkça anlaşılır.

4.   Kuran’dan diğer namazların da topluca kılınabileceğini görüyoruz. Fakat topluca kılınması mecbur tutulan tek namaz Cuma namazıdır.

5.   Cuma namazını kılacaklar için kadın erkek ayrımı yoktur. Aslında hadislerde bile böyle bir ayrım yoktur. Birçok hadiste bile erkeklerle kadınların topluca Cuma namazı kıldığı söylenirken, Emevi döneminin keyfi uydurmalarıyla Cuma namazının sırf erkeklere farz olduğu uydurulmuştur. 9. ayetten de anlaşıldığı üzere namaza çağrı yapıldığında Allah’ın hatırlanması için toplanılır. Bu süre içinde Kuran’ın anlattığı şekilde din anlayışına uygun izahlar yapılmalıdır. Allah’ın hatırlanması dışındaki izahlardan, hurafelerden uzak durulmalıdır. Müslümanlar Allah’ı hatırlamak için toplanırken; mezhepçi anlayışların uydurmalarıyla dolu hadis kitaplarının, ilmihallerin izahlarıyla karşılaşmamalıdırlar. Bu yüzden Cuma hutbelerinin, özellikle, Kuran’ın, hutbeyi dinleyen topluluğun anlayacağı dildeki çevirisinin okunmasıyla gerçekleşmesinin en iyi ve en yararlı çözüm olacağı kanaatindeyiz.

 

 

SAVAŞTA NAMAZ

 

Nisa Suresi 101, 102, 103. ayetlerde savaştaki namazın açıklandığını görüyoruz. Namazın kapsadıkları başlığında buna değinmiştik. Bu ayetlere göre kafirlerin Müslümanlara zarar verme tehlikesi varsa, namazın kısa bir şekilde kılınmasında bir sakınca olmadığını anlarız. Bu tarz bir tehlikede bir grup namazı kılar, diğeri bekler. Sonra diğer grup gelip namazı kılar ve bu sırada da ilk grup bekler. Namazı kılanlar silahlarını bırakmaz ve kafirlere koz verilmez (yağmur, hastalık, yaralanma gibi durumlarda silah bırakılabilir). Namaz bitince Allah anılır. Normal zamanda, bu tarz şeylere (nöbetleşe kılma, silahları bırakmama) gerek kalmadan, namaz düzgün bir şekilde kılınmaya devam edilir. Kuran’ın “savaşta namaz” hakkında açıklama getirmesi, hayatta karşımıza çıkması ender olan durumlarda bile, Kuran’da, gerektiğinde açıklamalar getirildiğinin önemli bir delilidir. Bu yüzden, her gün namazda yerine getirilmesi gerekli olan farzları, Kuran dışında aramamamız gerektiğini; “Kuran ana konuları anlatıyor, farzlardaki detaylar ise diğer kaynaklarda…” izahlarının geçersiz olduğunu anlamamız gerekir.

 

 

KORKU HALİNDE NAMAZ

 

Kuran’da namazla ilgili gerekli detayların olduğunun diğer bir delili “korku durumları”nda namaz ibadetini nasıl devam ettirmemiz gerektiğinin bile açıklanmış olmasıdır. Müslüman nüfusun az bir bölümünün, hayatlarındaki sınırlı sayıda durumda karşılarına çıkacak olaylarda ne yapmaları gerektiğini söyleyen bu ayet; Müslümanlar’ın hepsinin her günkü ibadetleriyle ilgili konularda bir eksiğin Kuran’da bulunmadığı iddiamızı desteklemektedir. Eğer bir korku, endişe olursa ne yapılacağı Kuran’da şöyle geçer:

Eğer korkuyorsanız; yaya olarak veya binek üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuzda Allah’ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi hatırlayın (zikredin).

2-Bakara Suresi 239

 

Görüldüğü gibi Kuran’da, zor durumlarda bile namazın vaktinde kılınması buyurulmuştur. Su bulunamazsa yeryüzünün tamamını kaplayan toprakla teyemmüm edilir; korkulacak bir durum varsa bir bineğin üzerinde veya yaya olarak kişi Allah’ı zikreder. Namazın hareketlerini tam yapamazsa da, bu hareketlere yaklaşık hareketlerle namazı kılar. Fakat namaz terk edilmez. Kuran, namazı asla terk edilemeyecek bir ibadet olarak sunar ve mazeret durumları için kolaylıklar sağlayarak, bu durumlarda bile namazın devamını, böylece de namazın temeli olan Allah’ın hatırlanmasının (zikrinin) devamını sağlar.

 

 

CENAZE NAMAZI

 

Kuran’da “Cenaze namazı kılın” şeklinde bir ifade yoktur. Demek ki cenaze namazı kılmak farz değildir. Fakat 9-Tevbe Suresi 84. ayette Peygamber’e ihanet edenlerin ardından cenaze namazı kılınmaması, mezarlarının başında durulup onlara destek verilmemesi belirtilir. Demek ki Peygamber’e -dinimize- ihanet etmemiş Müslümanlar’ın cenaze namazlarının kılınabileceği, onların mezarlarına gidilip, destek verilebileceği anlaşılır. Ölenin arkasından Allah’ı anacak ibadetler yaparak; namaz kılarak, Kuran okuyarak ve dua ederek ölüyü toprağa vermek, İslam’ın ruhuna uygundur. İslam’da yerleşmiş bu uygulamaları devam ettirmek elbette güzeldir. Fakat Kuran’da yer almayan kabir sorgusu, kabir azabı ve kabir mükafatı gibi uydurma kavramlara göre şekillenen; İmam’ın ölüye mezarında kabir sorgusunda yardımcı olması için bir şeyler ezberletmesi (telkin vermesi) gibi Kuran’a aykırı uygulamaların da cenaze törenleriyle ilgili uygulamalardan çıkarılması gerekir. (Öldükten sonra verilen “telkin”e Ehli Sünnet içinden de bazı muhalefetler olmuştur, fakat bu uygulamanın yaygın olduğunu hatırlatmalıyız.)

 

 

NAMAZA ÇAĞRI (EZAN)

 

Kuran’da namaz için çağrı yapıldığını, kafirlerin ise bu çağrıyı alaya aldıklarını görüyoruz. Kuran, namaz için belirli bir çağrıyı farzlaştırmamıştır. Amaç namaz için kişilerin toplanmasıdır ki bunun için gereğinde çağrı yapılır. Cuma namazı, toplu kılınması söylenen bir namaz olduğu için Cuma namazına çağrı yapılır (62-Cuma Suresi 9). Çağrının nasıl yapılacağı belirtilmediğine göre çağrının (ezanın) dili ve şekli yapısı Müslümanlar’ın inisiyatifindedir. Esas olan çağrının yapılmasıdır. Çağrı (ezan) en iyi nasıl gerçekleşip, kişiler nasıl bir araya getirilecekse, hoparlörlü veya hoparlörsüz, o şekilde yapılır…

Aktarılan hadislerde de ezanın vahiy sonucu veya Peygamber’in emri ile oluştuğu ifade edilmez. Hadislere göre namaza erken gelenler işlerinden geri kaldıkları, geç gelenler ise namazı kaçırdıkları için yakınıyorlardı. Bunun üzerine namaza nasıl çağrı yapılabileceği ile ilgili değişik görüşler ortaya atıldı. Sonunda görülen bir rüya üzerine bugünkü gibi insan sesinin kullanılması suretiyle ezanda karar kılındı (Bakınız Ebu Davud, es Sünen, 1/16). Hadislerde anlatılanlara göre Peygamber bu rüya için “İnşallah hak rüyadır” demiştir. Yine hadislere göre Bilal kendi inisiyatifiyle sabah namazında “Es Salatu Hayrun Minen Nevm” (Namaz Uykudan Hayırlıdır) ifadesini eklemiştir. Görüldüğü gibi hadisleri tarafsız bir şekilde okuyan bir kişi;

Peygamberimiz’in döneminde, ümmetin ihtiyaçlarına yönelik bir şekilde, ezanın mevcut şeklinin kabul edildiği sonucuna varır. Eğer ezanın mevcut şeklinin emir olduğu hadisten çıkacaksa, Peygamber’in “Bu böyledir, böyle ezan okuyun” diye emretmesi gerekmez miydi? Dini emir olan bir konuda ise Bilal’in ezana bir cümle eklemesi düşünülemezdi.

Gerçi biz Kuran’da açıklanmayan her şeyin kendi inisiyatifimize bırakıldığını, hadislere atıfa gerek duymadan, Kuran’a dayanarak söylüyoruz; fakat mezhepçi yaklaşımı benimseyenlerin, ezanın mevcut şeklini adeta farz gibi sunmaları üzerine ezanın nasıl oluştuğunun anlatımını aktardık.

Bilal’in ezana kendi keyfince cümle eklemesi, yani ezanı değiştirmesi mümkün oluyorsa; ezanın mevcut şeklinin bir farz değil, bu ümmetin yerleşmiş güzel bir sünneti olduğunu düşünmek gerekmez mi? Ezanın mevcut formunu değiştirmenin gerekip gerekmediği tartışılabilir, ama buna karar vermenin bizim inisiyatifimizde olduğu, bu hususta farklı kararların mümkün olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bize göre, İslam dünyasında aynı şekilde okunan ezanı değiştirmemek; “İslam ümmetinin bu ortak sünnetini” bozmamak gerekir. Bu konuda yapılan girişimler gereksiz tartışmalar çıkarmanın ötesine gitmeyecektir. Fakat ezan okunmasının yasak olduğu ülkelerde namaza çağrı; ışık yakarak, mail yollayarak veya herhangi başka bir şekilde yapılabilir. Böylece ezanın farz olan bir kalıbı olmamasının getireceği esneklikten yararlanılır.

 

 

NAMAZDAN SONRA ALLAH’I HATIRLAMAK

 

Namazı bitirdiğinizde Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken hatırlayın (zikredin).

4-Nisa Suresi 103

 

Namazı bitirdiğimizde de Allah’ı hatırlamalıyız. Namazdaki oturuşlar namazın bir bölümü değildir. Tahminimiz bu ayete ve secdelerden sonra da Allah’ın hatırlanmasını söyleyen 50-Kaf Suresi 40. ayetindeki gibi ayetlere binaen namazın sonunda oturuşlar oluşmuştur. Bu oturuşlarda namazdan sonra Allah’ın hatırlanmasını söyleyen ayetlerin hükmünü yerine getirebiliriz. Fakat bu anmayı ayakta veya yan yatarak da yapabileceğimizi ve oturmanın namazın bir bölümü olmadığını bilelim.

 

 

SONUÇ OLARAK:

 

CAMİLERDE KILINAN NAMAZ NASIL OLMALI?

 

Kuran namaz adına tüm detayları verir. Namazın vakitleri, namaz için abdest alınması, kıyam, rüku, secde, namazın Allah’ın hatırlanması için kılınması, namazın gösteriş için kılınmaması gibi gerekli olan her şey açıklanmıştır. Açıklanmayan konular unutulmuş değil, Allah’ın farzlaştırmak istemediği konulardır. Allah namazı övmüştür. Şu anda camilerde kılınan namazlarda şeklen Kuran’daki tüm unsurlar yerine gelmektedir. Fakat mezhepçilerin farz veya sünnet olduğunu iddia ettikleri birçok husus Kuran’da geçmemektedir. Mezheplerde olan detayları Kuran’da bulamayanlar “Bak Kuran eksik, mezheplerin izahı olmazsa, biz nasıl namaz kılacağız” demektedirler. Böylece mezheplerini Kuran’ın üstünde bir yere koyan bu kişiler, akılları sıra Kuran’ı mezheplerine denetlettirdiklerinin farkında değildirler. Oysa bu şahıslar, mezheplerdeki namaz izahlarını Kuran’a denetlettirmeli; Kuran’da geçmeyen namaz ile ilgili izahların farz olamayacağını bilmelidirler. Allah’ın baldırını açtıran, dünyayı balık ve öküz üzerine koyan, kadınları erkeklerin cerahatli vücutlarını yalasalar da haklarını ödeyemeyecek varlıklar olarak gören uydurma hadislere dayalı mezhepler hangi konularda isabetlidirler ki, namaz konusunda isabetli olmalarını bekleyelim? Harici, Mutezile, Şii kaynaklarının namaz vakitleri ve namazın kimi uygulamaları hakkındaki Ehli Sünnet mezheplerden değişik görüşleri, zaten namaz konusuna yanlış yorumların karıştığını, bu konunun baştan incelenmesi gerektiğini göstermektedir.

Kitabımızda mezheplerle, mezheplerin dayandığı hadislerle ilgili açıklamalarımız, mezheplerin nasıl güvenilmez olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yüzden dinin diğer unsurlarını, nasıl mezhepleri bir kenara bırakıp Kuran’dan anlamalıysak, aynı şey namaz için de geçerlidir. Bir hadise göre Peygamberimiz’in yakın arkadaşı Enes bin Malik, Emeviler döneminde yapılan tüm bozulmalarla beraber namazın da bozulduğunu görmüş ve “O mescitlerde kılınan namaz Peygamberimiz’in bize öğrettiği namaz değildir. Emeviler bir yığın uydurmayla namazı tanınmaz hale getirdiler” demiştir (İbni Kayyum Zad’ül Mead 1/222). Dinin temeline hadisleri koymak isteyenler bu hadise ne diyeceklerdir?

Bütün bu izahlarımızla beraber, şu anda camilerde kılınan namazların ve ezanın değiştirilmesi gerekmediğini, hatta İslam âleminde ortak bir kabule dönüşmüş bu konudaki düzenlemelerin birçoğunun muhafazasının yararlı olacağını vurgulamak istiyoruz. Ezanın bütün İslam âleminde aynı şekilde okunmasının, namazın bütün camilerde birbirine çok benzer şekilde kılınmasının yararlı birçok fonksiyonu vardır. Bu sayede Arapça ezanı duyan birçok kişi namaza çağrıldığını hemen anlamakta, ezanın ortak ve Kuran’a uygun sözleri, Müslümanlar arasında birlik hissi uyandırmaktadır. Namazın belli bir formda camilerde kılınması ise muhtemel kargaşaları önlemektedir. Örneğin daha önce vurguladığımız gibi namazların çok uzun kıldırılması suretiyle namazdan sonra işine gitmesi gereken cemaate sorun çıkartılmasının önüne geçilmektedir veya baştaki tekbirle namaza başlandığı, sondaki selamlarla namazın bittiği anlaşılarak, topluca kılınan namaza sonradan yetişen kişi, bunlara göre kendini ayarlamaktadır.

Önemli olan Kuran’da farz kılınmayanların farz olduğunun ve Kuran’ın yetersiz olduğunun iddia edilmemesidir. Yoksa Müslümanlar’ın muhakkak Kuran dışında bir takım kararları ve düzenlemeleri olmuştur, olacaktır ve -Kuran’a aykırı olmamak kaydıyla- olmalıdır da. Kuran’dan, Peygamber’in yakınındaki Müslümanlar’ın, kendilerine farz olmayan ibadetleri de yaptıklarını anlamaktayız. Bu konuda verdiğimiz örneği bir daha hatırlayalım. Müzemmil Suresi 20. ayette; Müslümanlar’dan bir grubun, Peygamber’le beraber; bazen gecenin üçte birini, bazen yarısını, bazen üçte ikiden eksiğini ibadetle geçirdiğini okuyoruz. Eğer bu ibadetler, Müslümanlar’dan hepsine farz olsa, Müslümanlar’dan “bir grup” değil, hepsi ibadete katılırdı. Eğer bu ibadetlerin belli katı bir formu olsa, bazen gecenin üçte ikiye yakını, bazen üçte biri ibadetle değerlendirilip, farklı uygulamalar sergilenmezdi. Bu ibadetler gerçekleştirilirken, gece vaktinde nerede, hangi saatte toplanılacağına karar verip uygulamak da “şahsi inisiyatif “ ile -farz veya vacip olmayan- bir düzenleme yapmaktır. Bir araya gelince kimin Kuran okuyacağına, Kuran’ın neresinden başlanıp, neresine kadar okuma yapılacağına karar vermek de bir düzenleme gerektirir. Müzemmil Suresi 20. ayette geçen ibadetler yapılırken elbette böyle düzenlemeler olmuştur ama hiç kimse bunların farz olduğunu iddia etmemiştir. Ortaya çıkan sorun, namazlarla ilgili birçok hususta aynı yolun benimsenmemesi, Kuran’da olmayan kimi düzenlemelerin farzlaştırılması olmuştur. Sonuçta Peygamber döneminde ve sonrasında Müslümanlar, birçok farzı uygularken ve belli formda farzlaştırılmamış ibadetleri kendilerince bir formda yaparken, kaçınılmaz olarak “kendi inisiyatifleri” ile belli düzenlemeler oluşturmak durumundaydılar. Toplumun birlikteliği, sosyolojik bir gereklilik olarak bir takım düzenlemeler gerektirir. Burada önemli soru şudur: Değişmeyen farzlar hangileridir, düzen için inisiyatiflere bağlı yapılan tarihsel uygulamalar hangileridir? Bu soruya Kuran’da anlatılan İslam’ın yaklaşımıyla verilecek cevap açıktır: Kuran’da farzlaştırılanlar farzdır, geri kalan uygulamalar düzen için oluşturulmuş uygulamalardır. Farzlar (örneğin sabah namazı kılmak, namazda secde etmek) evrensel, kıyamete kadar geçerli, değiştirilemeyecek ibadetlerdir. Düzen olarak yapılan uygulamalar (örneğin namaza tekbirle, elleri kaldırarak başlamak) ve nafile ibadetler ise (Kuran’da geçmeyen teravih gibi namazlar) evrensel, kıyamete kadar geçerli, değiştirilemeyecek uygulamalar olmamakla beraber, bunlarla eğer Müslüman ümmete Allah’ın daha çok anılacağı ortamların oluşturulması gibi bir katkı sağlanıyor, yararlı bir fonksiyon yerine getiriliyorsa, uygulanmaya devam edilmeleri yararlı olacaktır. Namaza tekbirle, elleri kaldırarak başlamak namaza düzen verdiği gibi; teravih, bayram namazı gibi farz olmayan namazlar, Müslümanlar’ın bir araya gelmesine ve Allah’ı daha çok anmalarına katkıda bulunur…

Kuran’da geçmeyip, mezheplerce farzlaştırılmış veya gelenekselleştirilmiş birçok hususun, iyi niyetlerle başlatılmış düzenlemeler ve uygulamalar olduğu, sonradan bunların farzlaştırıldığı veya gelenekselleştirildiği kanaatindeyiz. Muhtemeldir ki, hem öğlen hem ikindi namazlarının düzenli olarak iki ayrı vakit olarak topluca kılınma sebebi; 30-Rum Suresi 18. ayette vurgulandığı gibi hem “günün sonunda” hem “öğlen vakti” Allah’ı övmek/hamd için olmuştur. Toplu kılınan namaz içinde topluca bu övgüyü/hamdi gerçekleştirmekle, günlük koşturmalarda insanların bunları unutmaması hedeflenmiş olabilir. (Buna göre, Kuran’da bu iki vakitte övgü/hamd şeklinde geçen ifade, sonradan iki ayrı farz namaza -Sunnilik’te- çevrilmiştir.) Kuran’da, geceleri kıyam ve secde edenleri övenlerle ilgili ifadelere uygun bir yaşantının, bir düzen içinde uygulanma isteğinin “yatsı” namazının da farzlar listesine eklenmesine sebep olduğunu tahmin edebiliriz (25-Furkan Suresi 64; 39-Zümer Suresi 9). Özellikle Türkiye’de -diğer birçok Müslüman ülkede okunmaz- namazdan sonra okunan tesbihatın da (33’er kere Subhanallah, Elhamdulillah, Allahuekber denilen), Kuran’da geçen, namazlardan sonra Allah’ın hatırlanmasıyla ilgili ifadelere (4-Nisa Suresi 103) uygun hareket edilmesine bir düzen vermek için gelenekselleştirildiğini tahmin edebiliriz. Camilerin çoğunda namazlarla ilgili uygulanan format Kuran’a uygundur ama Kuran’ın, belirlenen bu düzeni açıklamadığı bilinerek, bu düzeni takip edeceklerin, uygulamalarını devam ettirmeleri gerekir. Müslümanlar’ın birliği ve Allah’ı daha çok anmaları Kuran’da övüldüğüne göre, buna katkı sağlayan, ibadetlere düzen getiren hususların muhafazası faydalı olacaktır. Fakat bu yapılırken, nafile ibadetlerin ve Kuran’da belirtilmeyen düzene katkısı bulunan unsurların, Kuran’da açıklanmayan her şey gibi farz olmadığı da mutlaka tespit edilmelidir. Kuran’da geçmeyen bu nafileler ve düzenlemeler, muhafaza edilecekse bile, bunların varlığı, Kuran’ın dinin tek kaynağı olarak yeterliliğine karşı bir argüman olarak kullanılamaz. Farz olmayan hususların evrensel hükümler olmadığı unutulmamalı, böylece dindeki mevcut esneklikler muhafaza edilmelidir. Örneğin daha önceden verdiğimiz misalleri hatırlayabiliriz; ezanın (namaza çağrının) genel uygulanan formuyla okunmasının yasak olduğu ülkelerde Müslümanlar, ezan yerine cep telefonuyla mesaj göndererek veya minarenin üstünde ışık yakarak namaza çağrı yapabilirler; namazı uzun kılmak isteyen bir topluluk, rüku ve secdelerde 3’er kere “Subhane Rabbiyel Azim” ve “Subhane Rabbiyel Ala” demek yerine rükuda ve secdede uzun sureler okuyabilirler, genel uygulamaya fazladan rekatlar ilave edip namaz kılabilirler…

Kısacası camilerde kılınan namazların ve okunan ezanın mevcut formunun muhafazası faydalı olacaktır. Sosyolojik gereklilikler, Kuran’da açıklanmayan kimi hususlarda Müslümanlar’ın düzenleme yapmasını gerektirir. 73-Müzemmil Suresi 20. ayetten anladığımız gibi, Peygamber döneminden başlayarak Müslümanlar, kendi “inisiyatifleri doğrultusunda” düzenlemeler yapmışlar, nafile ibadetler gerçekleştirmişler, ibadetlerinde belli bir formu farzlaştırılmayan hususları “kendi görüşlerine göre” şekillendirmişlerdir. Sonradan gelen mezhepçiler, “şahsi inisiyatifler” ile belirlenen ve düzen sağlayan tarihsel hususların bir kısmını farzlaştırmış, vacipleştirmiş, gelenekselleştirmiş ve evrensel ilkelere çevirmeye kalkmışlardır. Mezhepçi görüşü Kuran’ın süzgecinden geçirerek neyin farz, neyin “inisiyatiflerle oluşturulmuş” insani düzenlemeler olduğunu anlayabiliriz.

“Kuran’ın yeterliliği” ilkesini kabul etmeyenlerin, Peygamberin ve sahabelerin farzlarla beraber nafileleri de içeren uygulamalarından neyin farz, neyin nafile ve düzen için oluşturulmuş uygulamalar olduğunu ayırt etmek için hiçbir rasyonel, objektif kriterleri yoktur. Bu ayırt etme işlemi sadece Kuran’ın otoritesine başvurularak gerçekleştirilebilir. Bahsedilen uygulamaların içinde Kuran’ın ifadelerine ve ruhuna aykırı olanların uygulanmasına elbette son verilmelidir. Fakat Kuran’da yer almayan hususlardan, Müslümanlar’ın Allah’ı daha çok anmasına ve ibadetlerini düzenli-kargaşasız bir şekilde yapmalarına hizmet edenler ise, farzlaştırılmadan, muhafaza edilmelidir. Camilerde şu anda kılındığı formuyla namazın ve okunduğu formuyla ezanın da şekli -bizce- muhafaza edilmesi gerekenlerdendir.

 

 

KURAN’DAKİ ZEKAT

 

Kuran’da malların, maddi değeri olan varlıkların Allah yolunda sarfedilmesi “zekat, sadaka, infak” gibi kelimelerle, kimi zaman da “Yoksulu yedirin” gibi ifadelerle (örneğin 74-Müdessir Suresi 44) veya mallarla Allah yolunda mücadele etmeden (örneğin 4-Nisa Suresi 95) bahsedilmesiyle anlatılır. Kuran’da birçok ayette anlatılan bu ibadet, dinimize göre en temel vazifelerimizden biridir.

Kuran’daki birçok ayette mallarımızdan sarfetmemiz anlatılmıştır. Fakat hiçbir ayette “Kuran’a göre zekatın miktarı 1/40’tır” diye bir ifade yer almaz. Kuran’da birçok ayette anlatılan bu konuda, eğer 1/40 şeklinde bir ölçü evrensel ve belirlenmiş olsaydı, hiç şüphesiz Allah bunu kitabında açıklar, bizi yalanlarla dolu başka kitaplara muhtaç etmezdi. 1/40 şeklinde oran getiren mezheplerin bu yargısı, halkın birçoğu tarafından dinin oranı sanılmaktadır. Oysa bu oran, Kuran’da geçmediği gibi, mezheplerin tek ölçüsü de değildir. Mezhepler altın, gümüş para gibi değerlerin zekat oranını 1/40 olarak öngörmüşlerdir. Mezheplere göre tarladaki ürünün zekatının ölçüsü, koyunun zekatının ölçüsü gibi oranların hepsi birbirinden farklıdır. Mesela tarladaki ürünün zekatı 1/10’dur. Eğer suyu taşıyarak tarlanıza getiriyorsanız bu ölçü 1/20’ye düşer. Yani Kuran’da geçmeyen ve tarihsel kanaatlerden ibaret birçok ayrı oran evrensel dini ölçülere çevrilmiştir. Üstelik bu oranlar, kimi hususlarda mantıksızdır. Niye çiftçilik yapan kişi ürününün 1/10’unu verecekken, altını, gümüş kazanan biri 1/40’ı gibi bir oranla, çiftçilerin dörtte birini versin? Çiftçiler tüccarlardan daha mı zengindirler, yoksa çiftçilik tüccarlıktan çok daha avantajlı bir meslek midir? Kuran’da geçmeyen ölçüleri uyduranların, uydurduklarında evrensel dini ölçü olacak bir basiret görülmemektedir. Kuran’la yetinmemenin sonucu bu konuda da felaket olmuştur.

Kuran’da geçen “infak” kelimesinin Türkçe karşılığı “harcamak, sahip olunan mallardan vermek”tir. Kuran’da geçen bu kelime Türkçe’deki “harcama” kelimesi gibi hem Allah yolunda harcamayı, hem de bunun dışındaki harcamaları ifade eder. Genelde Allah yolunda harcamayı ifade etmek için kullanılmış olan bu kelime, Allah yolundan alıkoymak için yapılan harcamalar için de kullanılmıştır (Bakınız: 8-Enfal Suresi 36). Oysa “sadaka” kelimesi hep “Allah yolunda harcamalar” manasında kullanılır. “Sadaka” kelimesi kökünde “doğrulama” manasına sahiptir. Allah yolunda yapılan harcamaların, Allah’ın hükümlerine inanmanın ve bu hükümleri doğrulamanın bir sonucu olması; “sadaka” kelimesinin bu kullanılış tarzına sebep olmuş olabilir. “Zekat” kelimesi ise “temizlenme” manası taşır. Kuran’da “zekat” kelimesi “sahip olunan değerlerden başkalarına vererek temizlenme” manasında kullanılır. Nitekim 9-Tevbe Suresi 103. ayetten “sadaka vermenin”, “temizlenme” yani “zekat” olduğunu anlayabiliriz. “Zekat”ı, “sadaka”yı da kapsayan daha geniş anlamlı bir kavram olarak düşünebiliriz. Bu anlayışa göre “zekat”, sahip olunan tüm imkanlardan vererek temizlenmeyi gerektirir. Yani kişi mallardan vererek “zekat” vazifesini yerine getireceği gibi, sahip olduğu bilgisinden başkalarını faydalandırmakla da “zekat” vazifesini yerine getirmiş olur. Kuran, sahip olduğumuz mallardan ve maddi değerli varlıklardan kimlere vereceğimizi şu ayetleriyle açıklar:

...yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, özgürlüğe kavuşma gayretindekilere veren…

2-Bakara Suresi 177

 

Sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını) sorarlar. De ki: “Hayır olarak infak edeceğiniz (harcayacağınız) anne, baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlaradır. Hayır olarak yaptıklarınızı şüphesiz Allah bilmektedir.”

2-Bakara Suresi 215

 

Kendilerini Allah yoluna adayan yoksullar içindir ki yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. Onurlarından dolayı, bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayır olarak infaklarınızı (harcamalarınızı) şüphesiz Allah bilmektedir.

2-Bakara Suresi 273

 

Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak yalnızca şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar, özgürlüğünü kaybetmişler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış kişi. Allah bilendir, hakimdir.

9-Tevbe Suresi 60

 

Görüldüğü gibi ayetlerden, Allah için yapacağımız harcamaların, sadakaların kimlere gideceğini anlıyoruz. Allah yolunda yapılacak harcamanın miktarına gelince, bu soru Kuran’da sorulmuş sonra da cevabı verilmiştir:

Ve sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını, vereceklerini) sorarlar. De ki: “Bağışladığınızı”. Böylece Allah size ayetlerini açıklar, umulur ki düşünürsünüz.

2-Bakara Suresi 219

 

Görüldüğü gibi Allah neyin harcanacağı sorusuna Kuran’da cevap vermiştir. Bu cevap ne 1/40’tır, ne de 1/10’dur, ne de başka rakamsal bir orandır. Birçok kişi eğer Kuran çevirilerini incelerse “bağışladığınızı” diye yaptığımız çevirinin “ihtiyaçtan artanı” diye çevrildiğine de rastlayabilir. Tahminimiz bu, Kuran çevirilerinde birbirini taklit ederek yazmanın ve burada geçen kelimenin Kuran’ın diğer yerlerinde nasıl geçtiğini araştırmamanın neticesidir. Burada bizim “bağışladığınızı” diye çevirdiğimiz ve diğer bazı çevirilerde “ihtiyaçtan artanı” diye çevrilen kelime “afv”dır. İsteyen aynı kelimenin geçtiği; 2-Bakara Suresi 187, 3-Ali İmran Suresi 152, 3-Ali İmran Suresi 155, 5-Maide Suresi 95, 5-Maide Suresi 101, 9-Tevbe Suresi 43, 42-Şura Suresi 40, 64-Teğabun Suresi 14 ayetlerini inceleyebilir. Tercümelerde bu ayetlerdeki aynı kelimenin karşılığını “affetmek” ve “bağışlama” olarak bulacaksınız; fakat “ihtiyaçtan artanı” şeklinde bir manaya rastlamayacaksınız. Aynı kelime Türkçe’ye de “affetmek” şeklinde girmiştir. Ayetten “gönlümüzden kopanı, isteyerek ayırdıklarımızı” vermemiz anlaşılmaktadır.

Bu ayet yapılan harcamaların gönül rızası ile gerçekleşen harcamalar olduğunu gösterir. Bu yüzden kişinin, ekonomik hayatında vermeye zorunlu tutulduğu vergi, KDV gibi harcamaları ile “infağı (sadakayı)” gerçekleştirdiğini düşünmek hata olur. Allah yolunda yapılan harcamalar gönül rızası sonucudur, ekonomik mecburiyetler, zorla alınmalar buna dahil edilemez. Kuran’ın mallarımızdan, Allah’ın rızık olarak verdiklerinden harcamamızı söyleyen birçok ayeti vardır. Kuran’da cimrilik kınanmış ve Allah’ın verdiklerinden yine Allah rızası için sarfetmemiz söylenmiştir. Kuran, özel mülkiyeti helal kılmış, fakat Allah’ın tüm nimetlerin sahibi olduğu bilinci ile kulların, Allah’ın verdiklerinden sarfederek sosyal adaleti sağlamalarını istemiştir. Kuran bize yoksulların malımızda hakkı olduğunu öğretmekte (70-Mearic Suresi 24,25) ve sadaka ile bizim yoksulların bu hakkını kendilerine teslim edip temizlendiğimizi (zekat verdiğimizi) anlatmaktadır:

Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar?

16-Nahl Suresi 71

 

Ey iman sahipleri! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar.

9-Tevbe Suresi 34

 

Mallarını Allah yolunda harcayacak kişi, malların gerçek sahibinin Allah olduğunu unutmayacak, bu konudaki tüm Kuran ayetlerini göz önünde bulunduracak ve dinimizin çok önem verdiği bu ibadeti gerçekleştirecektir. Yukarıdaki ayetlerden anlayabileceğimiz gibi ideal olan herkes birbiriyle eşit seviyeye gelene kadar verme faaliyetinin devamıdır. Sosyal adalet dengesizliğini yaratan hırsla para yığma alışkanlığı, dinimizce hiç hoş karşılanmamaktadır. Ayrıca 9-Tevbe Suresi 34. ayetindeki ifadeyi göz önünde bulundurarak; zekatımızın, harcamalarımızın sahtekar din adamlarına gitmemesine, onların mal yığıcılığının aracı olmamasına da dikkat etmeliyiz. Bu ibadette, herkes kendi bütçesine göre elinden geleni yapmalıdır:

Geniş imkanı olan bu geniş imkanından harcasın. Rızkı kısıtlı tutulan da Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla versin.

65-Talak Suresi 7

 

Allah kendi rızası için harcamalarımızın gizli de, açık da olabileceğini söylemekte, fakat gizli şekilde vermeyi üstün tutmaktadır:

... Kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak infak ederler (harcarlar)…

13-Rad Suresi 22

 

Sadakaları açıktan verirseniz ne iyi, fakat gizleyip fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.

2-Bakara Suresi 271

 

Bu harcamaların yapılmasında Allah rızası dışında yollara sapılıp; gösteriş yapılmaması ve verilenin başa kakılmaması da Kuran’da geçer:

262- Mallarını Allah yolunda harcayıp, sonra da harcamaların peşinden başa kakıp eziyet vermeyenlerin ödülleri Rableri katındadır. Onlara korku yoktur ve tasalanmayacaklardır onlar.

263- Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah cömerttir, yumuşak davranandır.

264- Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını infak eden (harcayan) kişi gibi sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın.

2-Bakara Suresi 262-264

 

9-Tevbe Suresi 91 ve 92. ayetlerden, harcayacak bir şey bulamayanların üzerinde herhangi bir sorumluluk olmadığı anlaşılmaktadır. 2-Bakara Suresi 267. ayette ise düzgün mallardan harcama yapmamız, tiksinilecek şeyleri infak etmememiz gerektiği anlatılır. Kuran servet sahiplerine, mallarında fakirlerin hakkının olduğunun, malın gerçek sahibinin Allah olduğunun dersini verir.

Tarihin belli bir anında verilmiş tarihsel hükümlerin, evrensel dini hükümler gibi sunulmasındaki felaket zekat konusunda da kendisini göstermektedir. Şahsi ve tarihsel kanaatleri din gibi sunanlar, Kuran’da olmayan zekat ölçülerinin yanında, “bir malın bir kişide en az bir sene kaldığında zekat verilmesi gerektiği” gibi hükümler de getirmişlerdir. Oysa günümüzde, büyük holding sahiplerinin birçoğu bile parasını bir sene bir yerde bekletmemekte, sürekli işlerinde sermaye olarak döndürmektedirler. “Borçlu zekat veremez” veya “mal üretiminde kullanılan mallardan zekat verilmez” gibi Kuran’da olmayan prensipler düşünülürse; krediyle iş yapan holdingciler, üretim aracı fabrika olan fabrikatörler, aşağı yukarı hiç zekat vermeyecek, fakat çiftçi ürününü topladığında bunun 1/10’unu, ev hanımı sahip olduğu altının 1/40’ını her sene zekat olarak verecek demektir. Mezhepçilerin bir diğer izahına göre binek için zekat verilmez. Bu izaha göre milyarlık arabası olanlar zekat vermeyecek ama 10 kilo domates toplayan 1 kilosunu verecektir. Kuran’ın verdiği esnekliğin kaldırılması hoş görülemeyeceği gibi, Kuran’ın bir farzının uydurma izahlarla yok sayılması sonucunu doğuracak izahlar da hoş görülemez. Daha doğrusu Kuran dışı olanın, yani insani olanın, Allah’tan olan ile karıştırılması asla hoş görülemez. Bu gayretin sonucunda ortaya çıkan felaket tablosu ortadadır. Kuran, diğer konuları olduğu gibi, mallarımızı nasıl harcayacağımızı ve kimlere yardımlar yapmamız gerektiğini de tam ve eksiksiz bir şekilde açıklamıştır.

 

Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne harcarsanız şüphesiz Allah onu bilir.

3-Ali İmran Suresi 92

 

 

KURAN’DAKİ ORUÇ

 

Kuran-ı Kerim’de Bakara Suresi’nin 183, 184, 185 ve 187 numaralı dört ayetinde oruçla ilgili tüm bilgiler verilir. Bu dört ayeti inceleyen kişi Ramazan orucuyla ilgili bilmesi gereken her noktayı öğrenir. Bu ayetler şöyledir:

183- Ey iman sahipleri! Oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin de üzerinize yazıldı. Umulur ki sakınırsınız.

184- Sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta veya yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Zorlukla dayananlar, fidye olarak bir yoksulu doyurmalıdırlar. Kim gönülden bir hayır yaparsa, bu kendisi için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız, bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.

185- Ramazan ayı ki; insanları doğru yola ileten, apaçık ve ayırt edici olan Kuran onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya tanık olursa, onda oruç tutsun. Hasta ya da yolculukta olanlar, tutamadıkları gün sayısınca diğer günlerde tutarlar. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bu, sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola ilettiğinden dolayı Allah’ı yüceltmeniz içindir. Umulur ki şükredersiniz.

187- Oruç gecesi kadınlara yaklaşmanız helal kılınmıştır. Onlar sizin giysiniz, siz de onların giysilerisiniz. Allah sizin benliklerinize yazık etmekte olduğunuzu bilmiş, tevbelerinizi kabul edip, sizi bağışlamıştır. Artık onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığı şeyi arayın. Tan yerinde beyaz iplikle siyah iplik, sizce ayırt edilinceye kadar yiyin için, sonra da orucu geceye kadar tamamlayın…

2-Bakara Suresi 183, 184, 185, 187

 

Arka arkaya gelen bu dört ayetten orucu öğreniyoruz. Bu ayetleri incelersek, Ramazan orucu hakkındaki tüm bilgiyi öğrenmiş oluruz. Bu ayetlerin ışığında orucu şöyle açıklayabiliriz:

1- Oruç Kuran’ın emrettiği, üzerimize yazılmış bir farzdır (2-Bakara Suresi 183).

2- Oruç Ramazan ayında tutulur (2-Bakara Suresi 185). Ramazan Kuran’ın indirildiği aydır ve oruç bu ayın günlerinde tutulur.

Ramazan, Ay takviminin bir ayıdır. Ay’ın hareketlerine göre belirlenir. Ay’ın görünmesiyle başlayan bu ayın başlangıcını, astronomik hesaplarla aylar, hatta seneler önce bilebiliriz. Günümüzde bu ayın başlangıcını, takvimlerle çok önceden ve çok rahat bir biçimde bildiğimiz için Ay’ı gözetlememize gerek kalmamıştır. Günümüzde Ay ve Güneş tutulması gibi çok daha kritik gök olayları bile senelerce önceden, hem de nereden en iyi gözlemlenebileceğiyle beraber bilinmektedir. Bazıları “Biz takvimlere itibar etmeyiz, Ay’ı gözetleriz, gökyüzünde Ay’ı gördüğümüz zaman Ramazan ayı başlar” demektedirler. Üstelik Ay’ı ilk görene ödüller de vaat edilince, beklenenden bir gün önce Ay’ı gördüğünü iddia edenler çıkmış ve Müslümanlar’ın kimi Ramazan ayına bir gün önceden başlamışlardır. Son zamanlarda bu hatanın düzeltildiğini ve astronomiye dayalı hesabın geç de olsa bazılarınca da kabullenildiğini görüp seviniyoruz.

3- Hastalık ya da yolculuk sebebiyle oruç tutamayanlar, tutamadıkları günlerin sayısı kadar başka günlerde oruç tutarlar (2-Bakara Suresi 184). Buna karşılık orucunu kasten bozanın arka arkaya 61 gün oruç tutması gerektiği, uydurma hadislerin ve mezheplerin bir izahıdır; Kuran’da böyle bir izah geçmez. Kuran’da, hacla ilgili bazı eksikliklerde orucun fidye olarak tutulması (2-Bakara Suresi 196), yanlışlıkla ölüme sebebiyet verip köle affetme cezasını yerine getiremeyenlerin iki ay kesintisiz oruç tutması (4-Nisa Suresi 92), yemin bozanların kefaret olarak oruç tutması (5-Maide Suresi 89), hacda avlanma yasağını çiğneyenlerin kefaret olarak oruç tutması (5-Maide Suresi 95), hanımlarını cahiliye adetlerinde olduğu gibi anası, kız kardeşi gibi yakın akrabası ilan edip, boşanmaya kalkmanın cezası olan köle azadını yerine getiremeyenlerin, kesintisiz iki ay oruç tutması (58-Mücadele Suresi 4) geçer. Görüldüğü gibi Kuran, bazı suçların cezasında orucun; suçun bu dünyadaki bir karşılığı olarak tutulmasını söyler. Tüm bu detayları veren Allah, orucun kasten bozulmasının iki ay kesintisiz oruç tutma gibi bir cezası olsaydı, bunu da açıklamaz mıydı? Madem açıklamamıştır, böyle bir ceza yoktur. Yukarıdaki suçları incelersek, bu suçlardan kiminin oluşma ihtimali binde birden bile az bir ihtimaldir. İnsan hayatında olma ihtimali bu kadar az olan şeyleri açıklayan Allah’ın, kişilerin kasten oruç bozması gibi olma ihtimali çok daha yüksek olan bir olayın böyle bir cezası olsa, bunu açıklamamış olması hiç mümkün müdür?

4- Oruca zorlukla dayananlar bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler (2-Bakara Suresi 184). Bazı mezhepçiler “zorlukla dayanma” ifadesini yaşlılık, iyileşmeyen hastalık gibi ifadelerle sınırlamaya çalışmışlardır. Bu şekildeki yorumlar, Allah’ın ifadesini şahsi görüşle sınırlamaya çalışmaktır. Eğer gerekseydi Allah, kendisi bu sınırlamayı yapardı. Allah oruca zorlukla dayananların, bir yoksulu doyuracak şekilde fidye vermelerini öngörmüş ve zorlukla dayanmaya bir kayıt getirmemiştir. Herkes 2-Bakara Suresi 186. ayetinde belirtildiği gibi Allah’ın bize yakın olduğunu unutmadan değerlendirmesini yapacaktır. 2-Bakara Suresi 185. ayetin sonundaki oruç tutmanın bizim için daha hayırlı olduğu göz önünde bulundurularak “zorlukla dayanma” ifadesi değerlendirilmelidir. Yoksulu doyurmak isteyenlerin, yoksulu neyle, ne kadar, kaç öğün doyuracakları hususları belirlenirken; aynı ayetteki “Kim gönülden bir hayır yaparsa, bu kendisi için daha hayırlıdır” ifadesinin, göz önünde bulundurulmasında fayda vardır.

5- Orucun vakti tan yerinin ağarmasıyla başlar. Bu vakitte (tan yerinde) siyah ipliğin beyaz iplikten ayrılması ifadesi açıklanırken; tan yerinde beyazlığın, ufukta yatay uzanan bir ip gibi görülmesinden dolayı, tan yeri ağarmasına “hayt” (ip) dendiğini söyleyenler olmuştur. Birçok kişiye göreyse, gecenin karanlığının, belli bir mesafedeki siyah iplikle beyaz ipliğin ayırt edilmesini engellemeyecek şekilde dağılması ayette kastedilmektedir. (Bizce, bu yorum daha uygundur.) “Sizce” ifadesiyle; orucun başlangıç vaktinin tan yerinin hemen başı değil, karanlığın biraz daha açıldığı sonraki zaman olduğu anlaşılmaktadır. Şimdiki takvimlerin çoğunda, oruç, tedbiren; tan yerinin hemen başı olan ilk ışık belirtileriyle başlatılmaktadır. Yani takvimlerin çoğuna göre orucun başlangıcında bir miktar daha esneklik olduğu düşünülebilir. Orucun süresi geceye dek devam eder. Kuran’da günün gece ve gündüz diye iki kısım olduğunu görüyoruz. Orucun bitiş zamanı gecenin başı yani gündüzün sonudur (2-Bakara Suresi 187).

6- Oruç gecesi kadınlara yaklaşabileceğimiz söylenir (2-Bakara Suresi 187). “Yaklaşma” kelimesi mecazi anlatımlı bir kelimedir. Kadın erkek cinselliği için aynı şekilde Türkçe’de de “beraber olma” gibi deyimler kullanılmakta, bu deyimle “cinsel ilişki” kastedilmektedir. Yine 2-Bakara Suresi 187. ayette, orucun başlangıç vaktine kadar yiyebileceğimiz ve içebileceğimiz söylenir. Böylece orucu oluşturan üç unsur olan; 1- yememe, 2- içmeme, 3- cinsel ilişkiye girmemenin oruç vaktinde yerine getirilmesi anlaşılır. Belirtilen zaman dilimi içinde bu üçünün yapılmamasıyla oruç gerçekleşir. Orucun bitiş vakti olan gecenin başlangıcından sonra bunlar serbesttir. Kan vermenin, kusmanın, küfretmenin, kavga etmenin orucu bozduğu şeklindeki izahlar uydurmadır. Orucu oluşturan unsurlar bellidir. Yemek, içmek ve cinsel ilişki dışında hiçbir şey orucu bozmaz.

Görüldüğü gibi Kuran’ın anlattığı oruç, bu dört ayette açıklanmıştır. Oruç adına ne anlaşılacaksa bu dört ayetten anlaşılmalıdır.

 

 

KURAN’DAKİ HAC

 

Kuran’daki Hac, 2-Bakara Suresi 158, 189, 196, 198, 199, 200, 203; 3-Ali İmran Suresi 97; 5-Maide Suresi 1, 2, 95, 96, 97; 9-Tevbe Suresi 3; 22-Hac Suresi 25, 26, 27, 28, 29. ayetlerinden anlaşılır.

Bu ayetler bize Hac hakkında gerekli bilgiyi verecektir. Kuran’ın bu ayetlerinin ışığında Haccı şöyle özetleyebiliriz:

1- Hac kelimesine sözlüklerde “kastetmek” anlamı verilir. Kuransal bir terim olarak Hac, belli bir zaman diliminde belli ibadetleri de içeren Kabe’ye yapılan bir ziyarettir. 3-Ali İmran Suresi 97. ayetten Haccın yapılmasının gücü yeten kullar üzerinde Allah’ın bir hakkı olduğunu öğreniyoruz. Ayetten Haccı, gücü yetenlerin yapacağı anlaşılır. Allah “gücü yetmek” deyimini açıklamamış, bu deyimin anlaşılmasını bize bırakmıştır. Mezhepler, “gücü yetmek” deyiminin anlamını kısıtlamaya çalışmışlardır. Bu deyimden esir olmamak da, maddi güç yeterliliği de, sağlıksal şartlar da anlaşılabilir. Fakat her şartta, sağlığın da, maddi gücün de hangi ölçüde “güç yetirme” kavramına dahil olup olmadığı izafi bir kavramdır. Kişiler, Allah’a kaşı sorumluluklarını, Allah’ın tüm şartları ve düşünceleri bildiğini, vicdani kanaatlerden de mesul olduklarını göz önünde bulundurup; “güç yetirme” kavramını en iyi şekilde değerlendirecek ve kendilerinin Hacca gitmeye güçlerinin yetip yetmediğine karar vereceklerdir.

2- Hac, İbrahim Peygamber döneminden beri yapılan bir ibadettir (22-Hac Suresi 26, 27). Hz. İbrahim’in ilk kurucusu olduğu Kabe’de, Hz. İbrahim’in makamı ve apaçık deliller vardır (3-Ali İmran Suresi 97).

3- 2-Bakara Suresi 197. ayette Haccın bilinen aylarda olduğu söylenir. Üstelik “aylar” şeklinde çoğul bir ifade kullanılır. Oysa günümüzde hacılar, Haccın kısa bir süreye sıkıştırılması yüzünden kalabalıktan birbirlerini ezmekte, birçok ölüm vakası meydana gelmekte ve hacılar perişan olmaktadırlar. Hz. İbrahim döneminden beri uygulanan Haccın “bilinen aylar”da olduğu söylenir. Aynı ilkbahar denilince Mart, Nisan, Mayıs aylarının anlaşıldığı gibi, Hac aylarının da başta bu şekilde anlaşıldığını görüyoruz, fakat bu konu da mezhepçi tahribatın dışında kalamamıştır.

Ehli Sünnet birçok kaynakta “Şevval, Zilkade ve Zilhicce” Hac ayları olarak belirtilmekte; fakat Hac, Zilhicce ayının içindeki on güne sıkıştırılmaktadır. Diğer yandan haram aylar olarak “Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb” ayları sayılır ama Kuran’dan haram ayların bitişik olduğu anlaşılmasına rağmen Receb ayı önceki aylara bitişik bir ay değildir. Görülüyor ki, Ehli Sünnet bu konuda da Kuran’la çelişkili bir yaklaşımı benimsemiştir ve bunun da düzeltilmesi gerekmektedir. Burada, öncelikle haram aylarla Hac aylarının tamamen aynı olduğu yönündeki kanaatimizi, sonra bunların hangi aylar olduğu yönündeki görüşümüzü belirteceğiz.

Hac aylarının bilinen aylarda olmasından kasıt, aynı zamanda bu ayların haram aylar olmasındandır. Haram aylarda savaşmak yasaktır. Bu yasak, Hac görevinin yerine getirilmesine olanak sağlamaktadır. Kabe’nin etrafındaki kavimler haram aylara riayet ederek, Hac ibadetinin durmamasını, kendi çekişmelerinin kişileri Hacdan alıkoymamasını sağlamaktadırlar. Hz. İbrahim’den sonraki nesillerdeki putperestler de Kabe’nin koruyucusu olarak kendilerini görmüşler, haram ayları bozarak da olsa kısmen uymuşlardır, Haccı bir ticaret kaynağı olarak değerlendirmişler ve haram aylara da ticaretlerini kurtaran bir unsur olarak riayet etmişlerdir. (8-Enfal Suresi 34 ve 35’ten ortak koşanların kendilerini Kabe’nin varisi olarak görmelerini anlayabiliriz.) Haram aylardan bahseden 2-Bakara Suresi 194. ayetten iki ayet sonra Hacdan bahsedilmesinden, 2-Bakara Suresi 217’de haram aylarda savaşmanın büyük suç olduğunun vurgulanmasından ve Haccın yapıldığı yer olan Mescid-i Haram’a ulaşılmasının engellenmesinden bahsedilmesinden, 5-Maide Suresi 2’de haram ayın ve Hac ibadetindeki ihramın beraber anılmasından, yine aynı sure 97. ayette haram ayların ve Hacda ziyaret edilen Kabe’nin beraber anılmasından; bilinen Hac aylarının haram aylar olduğu anlaşılır. Zaten bu ayların haramlığı da Hacla ilintilidir.

Tevbe Suresi’nin 2. ve 36. ayetlerinden ise bu ayların arka arkaya gelen dört ay olduğunu öğreniyoruz. 2-Bakara Suresi 189. ayetten bu dört ayın Ay (kameri) takvimindeki “aylar” olduğunu anlarız. Yani Hac art arda gelen dört ayda yapılan bir ibadettir. Bu dört ay aynı zamanda içinde savaşılmasının haram olduğu aylardır. Bu ayların ilki “Hac ayı” anlamına gelen “Zilhicce”dir. Bizce, hac bu ayla başladığı için Haccın ilk ayının ismi Arapça’da “Hac ayı” manasına gelen “Zilhicce”dir. 9-Tevbe Suresi 3. ayette haram ayların ilk günü olan, Haccın da ilk gününe “Hac günü” isminin verilmesi bu görüşümüzü desteklemektedir. Bu ve bir önceki ayette, bu tarihten itibaren haram ayların dört ayı boyunca serbest dolaşılabileceği söylenir; bunun açıklandığı gün ise “Büyük Hac günü” olarak nitelenir, sonuçta bu günün ne özelliği olduğunu düşündüğümüzde şunu görürüz: Dört ayın başlangıcı olan bu gün, Hac ibadetinin başlangıç tarihi olmasıyla özeldir. Zilhicce ilk ay olunca Zilhicce’yi takip eden Muharrem, Safer ve Rebiulevvel’in diğer hac ayları olduğu kanaatindeyiz. Burada enteresan ek bir delile de değinmek istiyoruz. Rebiulevvel ayı iki kelimeden oluşan birleşik bir kelimedir. “Rebiul” kelimesi dört, “Evvel” kelimesi ise ilk demektir. Bu aydan sonra “Rebiul-Ahir” ay’ı gelmektedir ki bu ayın ismi ise “Sonraki Dördüncü” demektir. “Rebiul-Evvel” ay’ı haram ayların dördüncü ve sonuncu ayı olduğu için bu ismi almıştır. Ay takviminin ilk ayı Muharrem olduğu için, “Rebiul-Ahir” ay’ı, takvim sırasındaki dördüncü aydır. Bu da bu ayın isminin neden “Sonraki” (Ahir) “Dördüncü” (Rebiul) olduğunu açıklar. Eğer Rebiul-Evvel’in haram ayların dördüncü ayı olduğu anlaşılmazsa, Rebiul-Ahir’in neden “Sonraki Dördüncü” anlamına geldiği açıklanamaz. Bu da haram ayların Zilhicce (Hac Ay’ı) ile başlayıp, dördüncü ay olan Rebiul-Evvel ile bittiğini bir kez daha desteklemektedir. Hac bu dört ayda yapılabilen bir ibadettir. İnsanların birbirlerini ezip öldürmelerine yol açan Haccı birkaç güne sıkıştırma uygulaması bırakılıp, Kuran’ın izahlarına dönülmelidir.

Mezhepler, hayatında bir kez Hac yapan Peygamberimiz’in, bahsedilen birkaç günde Hac ibadetini yaptığını söyleyerek Haccı birkaç güne sıkıştırmışlardır. Bahsedilen husus doğru olsa bile, bu günlerde Peygamberimiz’in Hac yapmasından, sadece bu günlerde Haccın farzının yerine getirilebileceği anlaşılmaz. Bu husus, sabah namazının tam 10. dakikasında Peygamberimiz’in namaza başladığı ile ilgili bir rivayet olsa, sabah namazının daha önceki ve daha sonraki zaman dilimlerinde namaza başlanamayacağının söylenemeyeceği kadar açıktır. Kuran’da 9-Tevbe Suresi 37. ayette haram aylarla oynamak, kötü bir fiil olarak takdim edilmektedir. Ama öğüt alan nerede!

4- Hac, kişinin davranışlarına dikkat ettiği, insanlarla bir araya geldiği bir ibadettir. Hacda kavga, kötülüğe sapma, eşler arasında cinsel ilişki yoktur. (2-Bakara Suresi 197). Hac ibadeti sırasında kişi kendisine helal olan bazı şeyleri de haram eder (Eşlerin cinsel ilişkiye girmemesi gibi). Hacda dikkat edilmesi belirtilen bu hususlara uymaya “ihram” denir. Hacının ihramda olması budur. “İhram”ın sözlük manasından anlaşılan da bu süre boyunca belirtilen yasakların gözetilmesidir. Fakat günümüzde belli bir elbiseye de “ihram” adı verilerek bu elbisenin giyilmesi farzlaştırılmıştır. Kuran’da sözlük anlamı dışında başka bir “ihram” anlaşılmamaktadır. Eğer Allah, Hacda böyle bir elbisenin giyilmesini isteseydi, onun giyilmesi gereken bir elbise olduğunu söyleyerek, şüpheye meydan vermeden bunu açıklardı. Böyle bir izahın olmaması ve bu kelimenin sözlük manasının, Kuran’daki anlatımla tam örtüşmesi yüzünden ihramın; belli bir süre içinde, belli şeylerin yasaklanması dışında bir manası olmadığını anlarız. İhram sırasında yasak olan şeylerin biri de avdır (5-Maide Suresi 95, 96). Bu avın bir tek kara avını kapsadığı, hacıların deniz avını yiyebileceği ve yapabileceği gibi Haccın detayları bile Kuran’da bahsedilen ayetlerde mevcuttur.

5- Kim ihram sırasında kara avı yasağını bilerek çiğnerse, cezası öldürdüğü hayvanın bir benzerini Kabe’ye varacak bir kurbanlık yapmasıdır. Bu benzer kurbanı adaletli iki kişi belirler. Av yasağını çiğneyen kişi, bunun yerine yoksulları doyurarak veya onun dengi oruç tutarak bu yasağı çiğnemesinin kefaretini yerine getirebilir (5- Maide Suresi 95).

6- “Umre”, ziyaret etmek demektir. Haccın belli dönemde yapılmasına karşılık, umre her zaman yapılabilen bir ziyarettir. Hac da, umre de Allah için tamamlanmalıdır (2-Bakara Suresi 196). Siyasi propagandalar, menfaatler, köşe dönmeler, halkı kandırmalar değil; Allah’ın rızası Haccın da, umrenin de şartı olmalıdır. Bu ibadetleri yapmaları engellenenler  kurban keser veya kestirirler. Kurban yerine varıncaya kadar başlar traş edilmez. Hasta ya da başından rahatsız olan oruç tutarak, sadaka vererek ya da kurban keserek fidye yoluna gider. Güvene kavuştuğunda Hacca kadar umre yapmak isteyen kolayına gelen bir kurbanı keser veya kestirir. Bunu bulamayan ise üçü Hacda, yedisi döndüğünde olmak üzere on gün oruç tutar. Bu ailesi Mescid-i Haram’da olmayanlar içindir. Tüm bunlar 2-Bakara Suresi 196. ayette geçer.

7- Kurbanların üzerine Allah’ın adı anılır ve bunlardan yoksullara verilir ve yenir (22-Hac Suresi 28). Hac ibadeti yapılırken kirlerden arınılmalı, adaklar yerine getirilmelidir (22-Hac Suresi 29). “Kirleri arındırmak” genel bir ifade olduğundan, birçok insanın buluşma yeri olan Hacda, her türlü hijyen kuralına dikkat etmek iyi olur. Mescid-i Haram’a saçların kısaltılmış, ya da traş edilmiş olarak girilmesinden bahseden 48-Fetih Suresi 27. ayet de bu çerçevede değerlendirilebilir. Kabe’nin tavafı (çevresinde yürünmesi) böylece temiz bir şekilde yerine getirilecektir (22- Hac Suresi 29). Kabe’nin temiz tutulmasına, böylece Hac ibadetinin yapıldığı yerin temiz olmasına da dikkat çekilmiştir (22-Hac Suresi 26).

8- Arafat’tan ayrılıp topluca inilince Meşari Haram’da Allah’ı hatırlamak (zikir) lazımdır. Bu hatırlama Allah’ın bize öğrettiği şekilde olmalıdır (2-Bakara Suresi 198). Allah’ı nasıl hatırlayacağımızı (zikredeceğimizi), Allah bize Kuran’da öğrettiğine göre, bu hatırlama faaliyeti de Kuran’a uygun olacaktır.

9- Sonra insanların topluca akın ettiği yerden akın edilip Allah’tan bağışlanma dilenmelidir (2-Bakara Suresi 199).

10- Gerekli ibadetler bitince Allah’ı kuvvetli bir biçimde hatırlamak (zikretmek) gerekir (2-Bakara Suresi 200).

11-Sayılı günlerde Allah hatırlanır. İsteyen iki gün içinde işini bitirir, isteyen daha geniş bir zamana işini yayar (2-Bakara Suresi 203).

12- Bakara Suresi 158. ayette Safa ile Merve’yi ziyaret etmenin bir sakıncası olmadığı söylenir. Oysa Kuran’ın bu beyanına karşın bu iki tepenin arasında koşmanın, diğer mezheplerde “farz”, Hanefilik’te “vacip” olduğu uydurulmuştur. Hanefi mezhebinde bunun “farz” olduğunun söylenmemiş olması olumludur ama Kuran’da mecbur olmayan bir hususun “vacip” ilan edilerek, gerekli gösterilmesi de kabul edilemez. Yaşlı, sağlıksız birçok kişi mecburi olmayan bu zorlukla karşı karşıya getirilmiş, daha sonra bunların para karşılığı arabalar ve sedyelerle taşınması şeklinde uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Bu, mecburi olmayan bir ziyarettir. Fakat ayetin ifadesiyle bir sakıncası da yoktur.

13- “Şeytan taşlama” diye bir faaliyetin Hacla hiçbir ilgisi yoktur. Kişilerin birbirini en çok ezdiği ve ölümlerin en çok olduğu yer, Hac ibadetine sokuşturulan bu uydurmanın yapılmaya çalışıldığı yerdir. Bu uygulamaya farz değilse de “vacip” denmiş, hangi gün kaçar taş atılacağı şeklinde detaylı ritüeller üretilmiştir. Bu uydurmanın atılması, Haccın dört aya yayılması ve Safa ile Merve arasında koşturmanın farz olmadığının gösterilmesiyle, yani Hac ibadetinin de Kuran’daki aslına döndürülmesiyle; Hac insanları öldüren, perişan eden bir ibadet olmaktan çıkacaktır.

14- Hacerül Esved denilen taşın etrafında yapılan gariplikler ve bir taşı selamlamak için insanların birbirlerini ezmesi de Kuran’da yoktur. Kadının tek başına Hacca gidemeyeceği de; kadının seyahat haklarını kısıtlayan, dine fatura edilmeye çalışılan, ama dinde yeri olmayan bir yalandır. Hacda güzel koku sürülemeyeceği, dikişli elbise giyilmeyeceği de Kuran’da yer almayan ifadelerdir. Hacdan gelen veya başka bir yerden gelen zemzem suyu, koku, takke, seccadenin özel sevaplar getireceği veya kutsallığı şeklindeki izahlar da hep uydurmadır. Temel prensibimiz olan Kuran’ın izahlarını baş üstüne koymak, geri kalan izahları kenara atmak; Kuran’a göre, yani dinimize göre Haccın anlaşılmasını sağlayacaktır.