KURAN'A GÖRE DİN — 29 October 2011
KURAN’I ANLAŞILAN DİLDE OKUMAK VE SON SÖZLER
Resim: Kur'an Rahmettir

Resim: Kur’an Rahmettir

 

 

Kitabımızın buraya kadarki bölümlerinde, gerçek dinin ortaya çıkması için dinin kaynağının ne olduğunun belirlenmesi gerektiğini ortaya koyduk. Bu noktadan hareketle dinin kaynağının sırf Kuran olduğunu bizzat Kuran’ın kendisine başvurarak gösterdik. Yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için bu yöntemin bir reform hareketi değil, dine yapılan ilaveleri temizleme ve Kuran’ın buyruğunu yerine getirme hareketi olduğunu belirttik. Sonra dinimize ilavelerin, özellikle hadisler kullanılarak yapıldığını tespit ettik ve hadislerin Peygamberimiz’e yapılan iftiralarla dolu olduğunu ve “hadis” başlığıyla aktarılanların birçok yönden dinin kaynağı olmaya layık olmadıklarını gördük. Daha sonra hadislerin hem Kuran’la, hem kendi aralarında, hem de mantıkla çeliştiklerini, dine ilaveler yaptıklarını; bu yüzden hadislerin Kuran’la beraber dinin kaynağı olamayacaklarını anlayıp, sırf Kuran’ın dinin kaynağı olduğu fikrini zihnimize iyice oturttuk. Bu mantığı pekiştirmek için hadislerin niye uydurulduğunu, dört halifenin hadisleri yazdırtmadığını, en önemli hadis uydurucularının kimler olduğunu da inceledik. Daha sonra dinimizin dejenerasyonunun tarihi arka planını, Kuran’ın anlattığı dinin ve uydurulan dinin neler olduğunu sergiledik. Dine en çok ilavenin, Kuran’da yer almayan konuları çözmeye kalkanlar tarafından şahsi çözümlerini dinselleştirmek yoluyla yapıldığını tespit ederek, kitap boyunca örneklediğimiz bu hatayı ayrı bir bölüm olarak da bol örnekli bir şekilde işledik…Bunlar gibi hedefimiz açısından önemli konuları irdeleyerek kitabımızın sonuna geldik. Kuran’ın anlaşılmasının öneminden dolayı kitabımızın bu son bölümünde, Kuran’ı kişilerin anladığı dilde okumasının önemini bir kez daha vurgulayarak kitabımızı sonlandıracağız.

Kuran’ın mucizevi yönünü ve güvenilirliğini diğer kitabımız “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize”de göstermeye çalıştık. Sahte dinin ortaya çıkması kadar dinin tek kaynağı olan Kuran’ın değerinin anlaşılması ve Kuran’a güvenin sağlanması da çok önemlidir. Böylece kişiler uydurma dini ellerinin tersiyle iterken Kuran’a sımsıkı sarılacaklardır.

 

KURAN’I ANLAŞILAN DİLDE OKUMAK

Kuran’ın anlattığı İslam’ın yaşanması için yapılması gereken en temel faaliyet Kuran’ın, dini yaşayacak toplumun diline çevrilmesidir. Kuran Arapça inmiştir ve orijinali Arapçadır. Fakat Kuran’a göre Arapça, kutsal bir dil değildir. Kuran, her kavme peygamberlerin gönderildiğini ve bu peygamberlerin kavimlerine kendi dillerinde mesajlar getirdiklerini söyler. Tevrat Hz. Musa’nın kavminin dilindedir, İncil de Hz. İsa’nın kavminin dilindedir. Hz. Lut’un vahiyleri kendi kavminin dilindedir, Hz. Nuh’unkiler de öyledir… Bu mesajları kutsal yapan Allah’tan indirilmiş olmalarıdır ve bu mesajların hiçbiri Arapça değildir. Allah’ın mesajı Arapça yazılabileceği gibi Allah’a, dine karşıt sözler, putlara iltifatlar da Arapça yazılabilir. Arapçayı Allah’ın özel dili, cennetin lisanı; Arapça harfleri Allah’ın özel harfleri, cennetin harfleri gibi gösteren mezhepçi zihniyete sahip kişiler, dinimizin kaynağı Kuran’ın, Arapça bilmeyenlerce anlaşılmasını engellemişlerdir. 41-Fussilet Suresi 44. ayetten Kuran’ın Arapça olmasının sebebinin, Kuran’ın ilk olarak Arap toplumuna hitap etmesi olduğunu anlıyoruz. Kuran, Allah’ın dini kendisiyle gönderdiği her elçinin dilinde hitap etme âdetinden dolayı Arapçadır. Araplara dinlerinin yabancı dilde bildirilmesi saçma olduğu gibi, Türklere de anlayabildikleri dilleri dışında bildirimde bulunmak saçmadır. Türklere kendi dillerinde bildirim ancak Kuran’ın çevirisi ile mümkündür. Daha önceden Kuran çevirisinin okunmasına karşı mezhepçi çevrelerden gelen tepkilerin günümüzde oldukça azalmış olduğunu görmek sevindirici bir gelişmedir. Fakat uzun bir dönemde, mezhepçi zihniyeti benimseyenler tarafından, Arapça bilmeyen Müslümanların Kuran’ın çevirisini okumaktan mahrum edildikleri de unutulmamalıdır. Kuran’ı anlamaktan insanları mahrum edenler, kendi yazdıkları ilmihaller gibi kitaplara ise insanları mahkum etmişlerdir.

Kuran’da geçen kelimeler, kavramlar Kuran’da geçmeden önce de Arapların kullandığı kelimeler, kavramlardı. Kuran’da, “Allah” denildiğinde neyin kastedildiği, “domuz” denildiğinde domuzun ne olduğu, “miras” denildiğinde mirasın ne olduğu, “vasiyet” denildiğinde vasiyetin ne olduğu biliniyordu. Kuran evvelden var olan kelimelerle geldi. Kuran’ı okuyan bir kimse bu apaçık gerçeği rahatça kavrar. Kutsal olan Arapça veya kelimeler değil, Allah’ın bu kelimelerle, kavramlarla oluşturduğu Kuran’dır.

Arapçayı kutsallaştırıp, dinin anlaşılmadan yaşanmasına sebep olanların düştüğü komik durumun bir örneği şöyledir:

“Arap Bedevi kadınları ellerinde defler, yanık sesle türküler söylüyorlardı. Türkülerin konusu da deve etinin lezzetiydi. Bu etin kebabının, haşlamasının, kızartmasının ne kadar lezzetli olduğu yanık yanık, makam içinde anlatılıyordu. Töreni tertipleyen Osmanlı Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı Bey bir de gördü ki, hazır ol vaziyetinde olan Anadolu’nun aslan yapılı Osmancık Taburu’nun erlerinden bazılarının Arapça deve eti kasidesini dinlerken gözyaşları şıpır şıpır damlıyordu. İyi Arapça bilen Eşref Bey şaşırdı, bir ere:

‘Oğlum ne ağlıyorsun?’ diye sordu. Hazır ol vaziyetindeki Mehmetçik durumu değiştirmeden cevap verdi:

‘Kumandanım bakınız ne güzel Kuran okuyor…’
Bu saf, pırıl pırıl yürekli Anadolu çocuğunun duyguları önünde gözleri dolan Eşref Bey dayanamıyor:

-‘‘Oğlum o bedevi kadınları kendilerine dağıtılacak olan deve etinin lezzetini anlatan kasideyi makamla okuyorlar, sil gözyaşlarını…’’ (Cemal Kutay, Türkçe İbadet, sayfa 61)

 

TÜM KAVİMLERİN DİLLERİNİN YARATICISI ALLAH’TIR

 

Gelin ayrı dilleri, ayrı ırkları nasıl değerlendireceğimizi Kuran’ın aydınlatıcı ayetlerine başvurup öğrenelim:

 

Göklerin ve yerin yaratılması ile dilleriniz ve renklerinizin başka oluşu O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda bilgi sahipleri için deliller vardır.

30Rum Suresi 22

Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, ancak bu sizleri verdikleriyle sınaması içindir. Tümünüzün dönüşü Allah’adır.

5-Maide Suresi 48

Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekten ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler yaptık. Allah açısından en üstün olanınız en çok sakınanınızdır.

49Hucurat Suresi 13

 

 

Alıntıladığımız ayetlerden anlayacağımız gibi Arapça da, Türkçe de, İngilizce de, Fransızca da, Urduca da, tüm diller de saygındır. İnsanlar bu renkliliği yok etmeye değil, bu farklılıkların içinde kaynaşmaya, tanışmaya çalışmalıdırlar. Her dil bir güzelliktir. Hiçbir dilin özel bir kutsallığı yoktur. Allah’ın beğendiği bu çeşitliliği, uydurma “kutsal” etiketleriyle yok edenler, Allah’ın kitabı Kuran ile çelişmektedirler.

 

Resim: Dünya Medeniyetleri

Resim: Dünya Medeniyetleri

 

Allah, meleklere Hz. Adem’in üstünlüğünü açıklarken, Hz. Adem’e isimleri öğretmesine ve Hz. Adem’in isimlerle tanımlamalar yapmasına dikkat çekmektedir. İsimlendirerek tanımlama, kelimelerle düşünme gibi dilin temel fonksiyonları, insanı üstün kılan özellikleridir. Hiç şüphesiz dilin bu tarz kullanımında, ne söylediğinin bilincinde olma unsuru vardır. Aklı işletme faaliyeti, kelimelerle isimlendirmenin sonucunda yapılan bir faaliyettir. Kullanılan akıl ise insan olmanın ayırt edici özelliğidir.

Kuran’ın herkesin anladığı dilde, tercümesinden okunmasının önemini ilahiyatçı Prof. Dr. Beyza Bilgin de şu sözleriyle vurgulamaktadır:

“Kuran’ın anlaşılması esastır ve vahiyler yoluyla tebliğ ve yol gösterme daima milletlerin konuştuğu dilde yapılmıştır. Öyleyse, milletin fertleri, Allah’ın Kitabı’nı anlamak, ondaki haber ve öğütlerden yararlanarak terbiye olmak, davranış geliştirmek için, onu yabancı dilde değil, konuştukları dilde ve anlayarak okuyacaklardır. Böyle bir okuyuş temin edilmedikçe, Kuran belli bir zümrenin, bir azınlığın elinde kaldıkça, ondaki İlahi amaca yönelik yöntem etkinliğinin ve anlam zenginliğinin meydana getirebileceği bütün gelişmelerden mahrum kalınacaktır. Kuran’ın vahyolunduğu dönemde, Arap edebiyatı çoğunluğun ilgilendiği, zevk alarak izlediği bir alandı. Kuran, şiirle nesrin birleştiği bir üslûpla, yeni konulardan söz ediyordu.

 

Kuranı dinletmeyin. Kuran okunduğunda gürültü yapın, belki bu yolla O’na galabe edebilirsiniz.

41Fussilet 26

 

Anlamışlardı ki, Kuran dinlenir ve anlaşılırsa, onunla başa çıkamayacaklardır. Oysa geleneklerimizden gelen günümüzdeki okuyuşta, musiki ile okuyuştan etkilenmekten söz edilebilir ama o şiirli üslup kullanılarak verilmiş olan haber ve öğütlerden etkilenmekten söz edilemez. Kuran’ı inanarak, güvenerek, sevgi ile okuyan insanlar, onu okurken, onda anlatılanları, onu üslubu ile anlayarak okusalar, bilgilenseler ve etkilenseler, duyguları o yönde aksa, o yönde içerik kazansa, neler olabilir, kabiliyetli müminler onları nasıl kullanır, bir düşünülse!” (Beyza Bilgin, 1. Kuran Sempozyumu, sayfa 82)

 

GEÇMİŞ DÖNEMLERDE KURAN’IN YERİ

 

Allah dinde akledilmesini, ince ince düşünülmesini, araştırılmasını, emirlerinin uygulanmasını, kitabının rehber edinilmesini ister. Kişiler Allah’ın kitabının manasını bilmeden üzerinde nasıl inceden inceye düşünebilirler? Sonuçta kişiler dini yaşamak için, dinle ilgili bilgileri anladıkları dilden duymak veya okumak zorundadırlar. Geleneksel, mezhepçi İslamcılar kendi din adamlarının veya ilmihal kitaplarının Türkçe anlatımlarında bir sakınca görmemişlerdir. Onlar da herkesin Arapça öğrenmesinin farz olduğunu savunmamışlardır. İlmihal kitaplarının, kendi öğretileri doğrultusunda yetişen müftülerin, imamların, şeyhlerin dini Türkçe olarak anlatmasını normal görenler Kuran’ın Türkçeye çevrilmesine karşı çıkmışlardır. Amaç kişi ile Allah arasına din adamlarının sokulması ve mezhep izahlarıyla yetişmiş din adamlarının ve mezheplerin izahlarının “din” diye sorgulamasız yutturulmasıdır. Oysa dinin tek kaynağı olan Kuran’ın çevirisi elde olunca, kişilerin Allah’ın dini ile uydurulan dini ayırt etmeleri mümkün olabilmektedir.

Kuran’ın çevrilmesi teşebbüslerine karşı mezhepçi, gelenekçi grupların önemli bir kısmının direnmiş olmasının altındaki temel nedenlerden biri budur. Bunlar, dinin mezheplerin tekelinden çıkmasına ve uydurmaların sorgulanmasına tahammül edememektedirler. Kuran’ın anlattığı İslam’ın, doğru dürüst ortaya çıkmamasının, kökleşip yerleşmemesinin altındaki temel sebeplerin geçmişteki yönetimlerin baskısı ve çeviri yasağı olduğu kanaatindeyiz. Çevrilemeyen, Arapçasının bile matbaada basılmasına izin verilmeyen Kuran’ın ismi vardı ama kendisi ortada yoktu. “Çok şanlı” diye nitelenen atalarımız ne yazık ki Kuran’ı çevirttirmediler, insanlara anladıkları dilde okutturmadılar. Yıllarca “günah” dedikleri matbaanın “günah” olduğu iddiasından vazgeçtiklerinde bile Kuran’ın matbaada basılmasının “günah” olduğu iddiası devam etti. Hattatların el yazısı ile çoğalttığı, sadece bazı evlerde bulunan Kuran ise bulunduğu evlerde de bohçalar içinde saklandı. Bohçalar açılıp okunduğunda ise manası için değil, melodisi için okundu. Halk hiçbir konunun çözümü için Kuran’a doğrudan müracaat edemedi. Şeyhülislamlar, şeyhler, imamlar halka dini öğretti. Onlarsa dini Sünnilik ile eşitleyen bir sistemin parçasıydılar.

“Kuran tercüme edilemez” iddiası yanlıştır. Kuran “Allah birdir” diyor, tercüme ediyoruz; “Allah bağışlayıcıdır” diyor, tercüme ediyoruz; “Kuran her şeyi açıklar” diyor, tercüme ediyoruz; “Hz. Musa’ya Tevrat verildi” diyor, tercüme ediyoruz; “Kan içilmez, domuz yenilmez” diyor, tercüme ediyoruz. Bunların hangisi anlaşılmıyor?

Çeviride ortaya çıkan bazı zorluklar, Arapçadan Türkçeye çevirinin zorluklarından ziyade, kavramın Arapçasının neyi ifade ettiğinin tartışmasından ortaya çıkmaktadır. Bu da bir çeviri sorunu değil, anlaşılma sorunudur. Araplar da bu sorunu Türkler kadar yaşarlar. Kuran’da anlatılan Yahudilerin dinlerindeki kelimelerin yerlerini, manalarını kaydırma eğilimi, dinimizde de yaşanmıştır. Bunun da baş sorumlusu dini uydurma izahlarıyla bozmaya kalkan zihniyetin, Kuran’ın kelimelerinin manasını kaydırarak Kuran’ı kendi arzularına uydurma çabalarıdır. Kuran’da aynı kelimenin farklı yerlerdeki kullanımı gibi noktaların irdelenmesiyle, kısacası Kuran’a bütüncül bir yaklaşımla çözülebilen bu sorun, istisnai bazı yerlerde ortaya çıkar ve bahsettiğimiz şekilde titiz bir incelemeyle çözülebilir.

Ne yazıktır ki ülkemizde “dini gazete” diye bilinen bazı gazeteler, Kuran’ın anlaşılmasının gereksizliğinin baş savunucularıdır. Örneğin bir gazetenin “Bir Bilen” köşesinde şu izahlar yazılmıştır: “Hiç kimseye Kuran tercümelerini tavsiye etmiyoruz… Kuran tercümesi okumak fayda yerine zarar verir… Herkesin Kuran’ı anlamasını tavsiye etmek büyük sapıklıktır… Kuran’ı hiç okumayıp sırf hayır ve bereket için evinde saklamak caiz ve sevaptır… Anlamadan Kuran okunmaz diyenler büyük sapıktır.” Bu iddialar hiç de şaşırtıcı değildir. Zaten Kuran’ın yüzyıllarca Türkçeye çevrilmesini engelleyen hep bu kafadır. Kuran’ın anlaşılması için çaba sarf edilmesi Allah’ın emridir. Öyle ki Kuran’ın sırf anlamamız için kolaylaştırıldığı Kuran’da geçmektedir. Kuran’ı herkesin anlamasını tavsiye edenlere “sapık” diyenler, başta Kuran’da bunun söylendiğinden nasıl habersiz oluyorlar? Mezheplerinin hatırı için Kuran ile çelişen kafa kendisine “Bir Bilen” adını takmış. Bileni buysa, bilmeyeni nasıldır acaba! Böyle bilenler oldukça, Müslümanların kendi dışında düşmanlar aramasına hiç gerek yok, kendisini “bilen Müslümanlar” ilan edenlerin zihniyeti dine zaten en büyük zararı vermektedir.

Arapçayı öğrenenlerin Kuran’ı vahyedildiği dilde okumaları elbette güzeldir. Fakat Müslüman toplumların büyük kısmını oluşturan Endonezyalı, Türk, Hint, İranlı gibi topluluklardan Arapçayı gereğince öğrenecek olanların ufak bir yüzdeyi geçemeyeceği realitesi ortadadır. Arapça bilmeyen Müslümanları ilmihallere mahkûm edip Kuran’ın anlamından uzak tutmak asla kabul edilemez.

 

SONUÇ OLARAK

 

Kitabın tümü boyunca Kuran dışı kaynakların niye dinin kaynağı olamayacağını gösterdik. Anlattığımız, savunduğumuz metot çok açıktır: Kuran’ı elimize alıp, Kuran’ın dışında “din” diye ortaya sürülenlerin dinle bir ilişkisi olmadığını belirlemek. Israrla vurguladık ve yine vurguluyoruz; Kuran dine eşittir. Dini anlamak ve yaşamak için hadis ve ilmihal kitaplarına muhtaç değiliz. Her kim olursa olsun hiç kimsenin dine, yani Kuran’a bir ilave veya Kuran’dan bir eksiltme yapması kabul edilemez. Maksadımız dinin, onun sahibi olan Allah’ın tekeline girmesidir. Allah’ın tekelinde olana ortaklık etmeye kalkmak, biraz da olsa kendi fikrini, geleneğini, şahsi görüşünü dine sokuşturmak kabul edilemez. Allah’ın hüküm konusunda hiçbir ortağı yoktur. Kuran merkezli dini anlamak, her şeyden önce Allah dışında hüküm koyucu bırakmamak demektir.

Dini belirleme ve dini anlama gayretinde temel prensibimiz olan Kuran’ın dinin tek kaynağı kabul edilmesinin, fikri ve pratiği ile tüm dinin bu yönteme göre şekillenmesinin; dinimizi boğmuş olan karanlıkların dinimizin üstünden ve insanların zihninden kalkmasında temel şart olduğu kanaatindeyiz. Ayrıca Kuran’ın emri olan bu temel prensibi yerine getirmek, dinci yobazlar kadar popülist zihniyetlerin ve şahsi görüşünü dinselleştirmek isteyen menfaatçi zihniyetlerin de dini bozmasını önleyecektir. Kuran’da aldatıcıların insanları Allah’ı kullanarak aldattıkları söylenmektedir (Bakınız: 35-Fatır Suresi 5 ve 31-Lokman Suresi 33). Kısacası Allah adına, din adına yapılan konuşmalarda aldatılma ihtimalimizi hiç unutmamalı ve aldanmamak için din adına söylenen her şeyi, dinin tek kaynağı olan Kuran’ın süzgecinden geçirmeliyiz. Bu prensip elinizdeki bu kitap için de geçerlidir. Bu kitapta ifade edilenler de ancak Kuran’a uygunsa doğrudur. İnsani sınırlılıklarımızdan dolayı hatalar yapmamız mümkündür, iddiamız Kuran’ın yanılmazlığıdır, kendimizle ilgili bir iddiamız mevcut değildir. Bu yüzden Kuran’ın süzgecinden geçirme prensibi her kitap gibi bu kitap için de uygulanmalıdır.

Kuran kendi tabirleriyle detayları veren kitabımızdır, her şeyi açıklayıcıdır, rahmettir, müjdedir, ışıktır, anlamamız, uygulamamız için indirilmiş rehberimizdir. Elimizde Allah’ın böyle nitelendirdiği mucize kitabımız varken, niye başka dini kaynaklar arayalım? Kuran her yaramıza merhem, her derdimize şifa, zihnimize aydınlık, yolumuza rehber olacaktır. Yeter ki biz Kuran’ı, yalnız ve yalnız Kuran’ı rehber edinelim. Unutmayalım ki ahirette, Allah’ın vahyi olan Kuran’dan sorumlu tutulacağız:

 

43– Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen dosdoğru yol üzerindesin.

44– Ve şüphesiz O (Kuran) sana ve toplumuna bir hatırlatmadır. O’ndan sorumlu tutulacaksınız.

43-Zuhruf Suresi 43, 44


Ilgili Makaleler

Paylaş

Yazar Hakkında

admin

(0) Okuyucu Yorumları

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *