HADİSLERİN İNCELENMESİ
Buhari Hadisleri

Resim : Buhari Hadisleri

Kitabın ikinci bölümünde Kuran ayetlerinden hareketle Kuran’ın dini kaynak olarak yeterli olduğunu ve dini konularda Kuran’ın dışında başka bir kaynağa ihtiyaç olmadığını gördük. Bu bölümde hadislerin toplanışında kullanılan yöntemleri ve Peygamberimiz’in hadisleri yazdırmadığı gibi konuları irdeleyerek, neden Kuran dışında dinin ikinci bir kaynağı olamayacağını bir kez daha göreceğiz. Peygamberimiz’e iftira olarak nakledilen hadislerin Kuran’la, mantıkla ve kendi içlerindeki çelişkisini ise 6, 7 ve 8. bölümlerde görerek; sonuca bakıp, Kuran dışında başka kaynak aramanın felaketine şahitlik edeceğiz. “Sünnet” kavramını ise 16. bölümde ayrı bir başlıkta ele alacağız.

Hat Sanatı

PEYGAMBERİMİZ’İN HADİSLERİN YAZILMASINI YASAKLAMASI

 

Hadisleri incelemeye Peygamberimiz’in dönemine giderek ve sonra yavaş yavaş kendi dönemimize gelerek başlayalım. Peygamberimiz’in hadis yazımına izin vermediğini, kendi sözlerinin yazımını yasakladığını hadisçiler bile kabul etmektedir. “En doğru” kabul edilen dokuz hadis kitabından ikisi olan Müslim’de ve Hanbeli mezhebinin kurucusu İbni Hanbel’in Müsned’inde şu hadis rivayet edilerek, Peygamberimiz’in, kendi sözlerinin yazımını yasakladığı kabul edilir. “Benden Kuran dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kuran dışında bir şey yazmışsa imha etsin.” (Müslim, Sahihi Müslim, Kitab-ı Zühd; Hanbel, Müsned, 3/12, 21, 33) Darimi’deki hadis ise şöyledir: “Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak onlara izin verilmedi.” (Darimi, es-Sünen) El Hatib’teki hadis şöyledir: “Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve ‘Yazdığınız şey nedir?’ dedi. ‘Senden işittiğimiz hadisler’ (sözler) dedik. Hz. Peygamber; ‘Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.’ dedi” (El Hatib, Takyid) Tirmizi’den de bunu öğrenebiliriz: “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.” (Tirmizi, es-Sünen, K. İlm)

Hadisleri inceleyen kitaplarda olsun, hadislerin dinin kaynağı olduğunu iddia eden kitaplarda olsun, Peygamberimiz’in kendi sözlerinin yazımını yasakladığı aktarılır ve bunun hadislerle Kuran’ın karışmaması için olduğu söylenir. Oysa Ehli Sünnet mezheplerin yaklaşımını savunanlara göre hadislerden de aynı Kuran gibi dini hükümler çıkartılmalıdır. Yani hadisler de Kuran gibi dinin kaynağıdır. Peki dinin kaynaklarından biri de hadisler ise Peygamberimiz nasıl olur da hadis yazımını yasaklar; insanların dini eksik öğrenmelerini, kendi sözlerine yalan katılmasını, sözlerinin bir kısmının unutulmasını göze alır? Kuran’da kalemle yazı yazmaya dikkat çekilir; vasiyetin, borcun yazılması söylenir. Yazıya Kuran’da böylesi bir önem atfedilmişken eğer hadis kitaplarının aktardıkları da dinimizin ana kaynağıysa yazılmamalarına izin verilmemesi nasıl mümkün olur? Dikkat edin Peygamberimiz’in hadislerinin (sözlerinin) yazılmasını teşvik etmemiş olması bile ehli hadis anlayışı açısından sorunludur fakat aktarımlarda bundan çok daha fazlası, Peygamberimiz’in üstelik bunu yasakladığı ifade edilmektedir.

Eğer Peygamber dinin bir kaynağının kayda geçmiş olmasını engellemişse, dinin tam ve eksiksiz bir şekilde öğrenilmesini de engellemiş olmaz mı? İlerleyen sayfalarda göreceğimiz gibi birçok hadis uydurulmuştur. Eğer hadisler dinin kaynağı olsaydı, Peygamberimiz onları yazdırır ve şu anda olduğu gibi hadislerin içine on binlerce yalan karışmasını önemli ölçüde önlemiş olurdu. Oysa Kuran ayetleri Kuran’ın din adına yeterli ve tek geçerli kaynak olduğunu söylemektedir. Bunu da en iyi anlayan şüphesiz Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir. Görüldüğü gibi Peygamberimiz’in sünneti (davranış tarzı); hadislerin Kuran’a ilaveler yapan kitaplar olarak yazılması değil, hiç yazılmamasıdır. Peygamberimiz hadis yazdırmamakla kalmamış, üstelik bunu yasaklamıştır. Öngörü sahibi Peygamberimiz; insanların detaysever, Peygamberleri ilahlaştırıcı, mezheplere bölünmeye müsait karakterlerini bildiğinden, bunlara yol açacak fiillerden sakındırmıştır. Bugün gelinen nokta Peygamberimiz’in öngörüsünü bir kez daha takdir etmemizi gerektirmektedir.

 

HADİSLERİN SAYISAL ÇOKLUĞU

 

Ahmed Emin, hadis uydurmacılığının boyutlarını gösteren şu zekice tespiti yapar: “İlginçtir ki eğer hadisleri açıklayıcı bir şekilde ele alacak olsak piramit biçiminde olduklarını görürüz. Piramitin tepesi Allah’ın elçisinin dönemi olup aşağıya indikçe piramitin eni artmaktadır. Piramitin temeline vardığımızda Peygamber döneminden ne kadar geniş olduğunu fark ederiz. Hâlbuki makul olan tersidir. Çünkü Peygamber’in yanında olanlar hadisleri (Peygamber’in söylediklerini) en çok bilenlerdi. Sonra onların ölümüyle hadisleri bilenlerin sayısı azalacak ve bu şekilde üstteki piramit ters şekilde gelişecekti. Ama bizler Emevi dönemindeki hadislerin, bu dönemdekilerden daha kabarık olduğunu görüyoruz.” (Ahmed Emin, Duhaul İslam) Bazı hadis bilginlerinin iddiasına göre iki milyon hadis vardır. “En doğru” hadis kitabının derleyicisi olarak gösterilen Buhari’nin kitabındaki hadisleri 600 bin hadis arasından, Müslim’in ise 300 bin hadis arasından seçtikleri söylenir. Ebu Davud’un kitabındaki hadisleri 500 bin hadisten, mezhep kurucusu olan Malik’in Muvatta’sını 100 bin hadisten, İbni Hanbel’in ise Müsned’ini 750 bin hadisin arasından seçtiği söylenir. Peygamberimiz’in aşağı yukarı 23 yıl Peygamberlik yaptığını esas alır ve miladi takvime göre hesaplarsak, yaklaşık 23×365=8395 gün Peygamberlik yapmış olur. Toplam iki milyon hadis olduğu söylendiğinde, Peygamberimiz’in Peygamberlik yaptığı her gün başına 200’den fazla hadis düşer. Herhangi bir kişiye bir yıl önce en çok beraber vakit geçirdiği kişinin; babasının, çocuğunun, karısının veya kocasının hadislerini (sözlerini) ve yaptıklarını yazmasını söyleyelim. Aradan bir yıl geçmesine rağmen yazılan adetleri gördüğümüzde, Peygamberimiz’in vefatından iki yüzyıl sonra, gün başına iki yüz adet rivayet edilen sözlerin, toplam sayısından bile bunların içinde ne kadar çok yalan olduğunu anlayabiliriz. Tüm bu hadis kitabı yazarlarının tüm bu hadisleri ezbere bildikleri ve kendilerince en doğru gördükleri hadisleri seçtikleri söylenir. Hadisçilerin kaç hadis bildiklerini söyleyebilmeleri için tüm hadisleri bir yere yazıp saymaları gerekirdi, yoksa kimse ezbere 600 bin hadis bildiğini iddia edemez. Türkçe konuşan bir topluluğa kaç tane kelimeyle Türkçe konuştuklarını soralım, çoğu kimsenin tam cevap veremediğini görürüz. Sayı 600 bin gibi rakamlara tırmandığında insanın ezberindekini sayması ise imkansızlaşır.

 

HADİSLER DİNİN KAYNAĞI OLSAYDI DİNİMİZ EKSİK OLURDU

 

Müslim sahih olan, yani kesin doğru olduğu kanaatine vardığı her hadisi kitabına almadığını söyler (Müslim, 1. cilt). Müslim’in mantığına göre hadisler dinin kaynağıdır fakat kendisi her doğru bildiği hadisi kitabına almaz. Yani bu mantığa göre dinimiz eksiktir. Müslim’in atladığı bir hadisi, başka birinin atlamadığının garantisi olmadığına göre, geleneksel Ehli Sünnet yaklaşım, kendi kendini eksik ilan eden bu izahı kaynaklarında taşımaktadır. Hadisler dinin kaynağıdır diyen Buhari 600 bin hadis bilip 6000-7000 tanesini yani % 1’ini kitabına yazmıştır. Geriye kalan % 99’u ise bunlara ihtiyacımız olmadığına veya bunların güvenilir olmadıklarına kanaat getirip kitabına almamıştır. Nitekim Buhari, kitabında, sırf kitap uzamasın diye kitabına almadığı sahih hadis sayısının kitabına aldıklarından çok olduğunu söylemiştir. Eğer hadisler dinin kaynağı olsalardı; biz tamamen Buhari’nin insafına ve seçme yeteneğine kalmış olacaktık. Eğer dinin eksiksiz olması için hadisler gerekli olsaydı; % 99’luk kesimde, gerekli olan hadislerin olmaması imkânsız olduğuna göre, hadisleri dinin kaynağı kabul eden zihniyeti dikkate alırsak, dinimiz geri dönülemeyecek ve düzeltilemeyecek şekilde eksik olacaktı. Buhari öldüğüne ve bize ulaştırmadığı, yazmadığı % 99’luk kesimi bildiğini iddia edebilecek kimse olmadığına göre, biz eksik bir dinin üyeleri olmuş olacaktık.

Buhari’nin 600.000 hadis bildiği iddiasını da ayrıca ele alalım ve bu iddianın ne kadar güvenilir olduğunu da irdeleyelim. Buhari’nin hayatında hiçbir iş yapmadığını, hiç uyumadığını ve her hadisin doğruluğunu, yani nakil zincirinin sağlamlığını anlamak için her hadise iki saat ayırdığını düşünelim. Sırf bu süre 130 yıldan fazladır. Oysa bazen sırf bir hadisin bir zincirinin bir halkasının sağlamlığının anlaşılması için günlerce seyahat edildiği iddiasını düşünürsek, Buhari’nin bildiği tüm hadislerin doğruluğunu test etmesi binlerce yıla bile sığmazdı. Kısacası Buhari’nin ve diğer hadisçilerin, yüz binlerce hadis bildikleri ve tüm bu hadislerin sağlamlığını test edip, içlerinden en sağlamlarını seçtikleri iddiası akıl dışıdır.

Kuran, başı sonu belli olan bir kaynaktır. Oysa “Bir tane duydum”, “Bir tane de şu var…” diyerek, hadis nakilcileri hadisleri çoğaltmışlardır. Hadislerin içine çok uydurma girmesinin en büyük sebeplerinden biri, hadislerin başı ve sonu belirsiz bir kaynak oluşudur. Allah’a şükür ki Allah bizi Kuran dışında başka kaynağa muhtaç kılmadı. Biz de Allah’ın bu lütfu sayesinde eksiksiz, tastamam bir dinin üyeleriyiz. Farkında olarak veya olmayarak, bizi eksik, belirsiz ve çelişkili bir dine mensupmuşuz gibi gösterenlerin; Peygamberimiz’e göndermeler yaparak meşrulaştırmaya çalıştıkları ve Kuran’ın önüne koydukları bu uydurmalarla dolu hadisleri Kuran’ın önünden kaldıralım ki, çelişkisiz ve tastamam dinimizin biricik kaynağı olan Kuran bizi aydınlatsın.

 

YAZILMASI YASAKLANAN HADİSLER NASIL KİTAPLARA DÖNÜŞTÜ?

 

Peygamberimiz’in hadis yazımını yasaklama yönündeki tavrı, Peygamberimiz’in vefatından sonra dört halife tarafından da; yani Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali tarafından da devam ettirildi. Dört halifenin hadis yazma girişimlerini nasıl engellediklerini, yazılan hadisleri nasıl yaktıklarını kitabımızın 11. bölümünde ayrıntılarıyla göreceğiz. Peygamberimiz döneminde olan olaylara şahitlik edenlerin bunları anlatması, Peygamberimiz ile sohbet edenlerin bu sohbetlerdeki konuşmaları birbirlerine aktarmaları gayet doğal ve sıradan bir olay gibi görülebilir. Oysa sahabelerin, Peygamberimiz’den bir şey duyduğunu iddia edene şahitlerini sormaları ve tüm bu sohbetlerin yazımını yasaklamaları; Peygamberimiz’deki basiretin, kendisinden sonra da devam ettirildiğini, ileri görüş ile hadislerin dini nasıl dejenere edebileceğini ve yüzeysel bir bakışla doğal olarak algılanabilecek bir davranışın aslında ileride nasıl bir felakete yol açacağını tahmin ettiklerini gösterir. Dört halife, doğruluğunu kendilerinin bildikleri birçok Peygamber sözünün yazımına Peygamberimiz’in vefatından hemen sonra bu sözler zihinlerde henüz tazeyken dahi izin vermediler. İzin verildiğini iddia eden olursa “Hani, bu dönemde yazılı olan kitap(lar) nerede?” diye sorun, hiçbir şey gösteremediklerini göreceksiniz.

Harevi şöyle der: “Ne sahabe (Peygamber’i görenler) ne de tabiun (Peygamber’i görmeyen ama sahabe görenler) hadisleri yazıyorlardı. Ama söz olarak aktarıyorlardı. Basit yazılı birkaç metnin dışında bunun bir istisnası yoktur. İlmin kaybolup, ulemanın ölüp gitmesinden korkulunca Ömer bin Abdülaziz, Ebu Bekr el Hazm’a bir mektupla hadisleri araştırıp, yazmasını emretti.” Yeni halife Yezid bin Abdülmelik ise Ömer bin Abdülaziz ölünce Ebu Bekr el Hazm’ı ve onunla çalışanları bu görevden aldı. Sonra gelen Halife Hişam, ez Zuhri hadislerini ilk toplayan kişi olarak kabul edilir. Mahmud Ebu Reyye tüm bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlatırken baskı ortamına da değinir: “Hadislerin toplanmasıyla emrolunan tabiun bunu ancak baskı altında kabul etmişlerdir. Zira yaşanan tarz ve sahabenin hadisleri toplamaması, onları böyle bir şeye girişme hususunda oldukça sıkıntıya sokuyordu. Ez Zuhri’nin şu sözü nakledilmiştir: Biz hadisi yazmaktan hoşlanmıyorduk. Ne var ki o yöneticiler bizi buna zorladılar.” (Mahmut Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması)

Oysa geleneksel Ehli Sünnet görüşü benimseyen hadisçiler, Emevi dönemini bile düzenli bir tasnif dönemi olarak kabul etmezler. Bu dönemde, var olan yazmalarda hadis, fıkıh, şiir, haber gibi farklı farklı konular, doğruluk derecesi irdelenmeden karışık bir şekilde yazılmıştır. Gazali (Peygamber’den sonraki ikinci kuşağın) hadis yazımını kötü gördüğünü ve kendileri gibi sonrakilerin de ancak hadisleri ezberlemelerini söylediklerini nakleder. (Gazali, İhyayı Ulumiddin, 1. cilt) Hadislerin ayrı ayrı ele alınıp, bu konuda müstakil eserlerin verilmesi ilk olarak Abbasiler dönemindedir. Hicri ikinci asrın sonlarında elimize geçen bu tarzdaki tek çalışma Maliki mezhebinin kurucusu Malik’in Muvatta’sıdır. (İbni Ferhun, ed Dibae el Muzehheb kitabında; Malik’in Muvatta’da on bine yakın hadis topladığını, bu hadisleri gözden geçirip her sene içinden ayıkladığını, sonunda çok az kaldığını, biraz daha yaşasa hepsini atabileceğini anlatır.) Hemen ardından Hanbeli mezhebinin kurucusu İbni Hanbel’in Müsned’i gelir. Hicri 241 yılında vefat eden Hanbel’in kitabına da Muvatta’ya da “sahih” ve “zayıf “ayrımları yapılmadan (hadisler doğru olma ihtimaline göre kategorileştirilmeden), o günlerdeki rivayet selinin içinde sürüklenen her şeyin, ciddi bir ayrım yapılmaksızın girdiğini görüyoruz.

Hicri üçüncü yüzyılda yaşayan Buhari’den önce hadisleri doğruluk derecelerine göre ayırma çabası dahi olmamıştır. “Sahih” ve “zayıf” şeklinde hadisleri ayırma çabası Buhari ile başlar. Hadisler incelendiğinde, bu çabanın gerekli sonucu vermediği anlaşılır. Meşhur altı tane hadis kitabının -kütübü sitte- yazarlarından Buhari hicri 256’da, Müslim 261’de, Tirmizi 279’da, Ebu Davud 275’de, Nesai 303 yılında, İbni Mace 273’de vefat etmişlerdir. Şiilerin hadis kitapları ise farklıdır ve Sünniler de Şiiler de birbirlerinin hadis kitaplarını geçerli kabul etmezler. Şiilerin hadis kitaplarının oluşumu daha da ileri tarihlere denk gelir. Meşhur Şii hadisçilerinden Kafi hicri 329’da, Babeveyh 381’de, Muhammed Hasan Tusi 460’da vefat etmiştir.

Örneğin Osmanlı padişahı 2. Mahmut’un söylediği iddia edilen bir söz, hiçbir tarih kitabında kaydedilmemiş olsaydı ve sırf kulaktan kulağa iletilme yoluyla günümüze gelseydi, bu söze ne kadar güvenebilirdik? Üstelik bu sözün, sadece bir kişiden, o bir kişinin başka birinden, onun da birinden… şeklinde 2. Mahmut’a kadar tek bir zincirle bize ulaştırıldığı söylenseydi, bu söze kim inanırdı? Oysa 1839’da vefat eden 2. Mahmut’tan günümüze kadar geçen süre, Peygamberimiz’in vefatıyla meşhur kütübü sitte hadis kitapları arasında geçen süreden çok daha azdır. Kimi meşhur hadis kitaplarının yazıldığı zaman ile Peygamberimiz’in vefatı arasında geçen süre ise bu sürenin iki katından da fazladır. 5. bölümde göreceğimiz birçok sebepten dolayı en meşhur hadisçiler kitaplarını derlediklerinde, on binlerce hadis ayıklanamayacak şekilde uydurulmuş bulunuyordu. Bu hadis kitaplarının Kuran, mantık ve diğer hadislerle çelişen birçok hadisi içermeleri ve hem yöntemleri, hem naklettikleri hadislerle kendi aralarında da çelişmeleri, Kuran dışında başka kaynak aramanın felaketini gözler önüne sermektedir. Daha evvel bahsettiğimiz piramit, bu kitaplar yazıya geçtiğinde uydurmalar ile genişlemişti.

 

SAHABENİN HATASIZLIĞI İDDİASININ HADİS NAKLİNDEKİ ZARARLARI

 

“Sahabe” ifadesi; Peygamberimiz ile hiç konuşmasa bile Müslüman olarak -uzaktan dahi olsa- Peygamberimiz’i gören herkes için kullanılmaktadır. Buhari’nin yaptığı bu tanım genel kabul görmüştür. Meşhur hadis kitaplarında, “cerh ve tadil” adı altında hadis nakleden kişilerin doğru sözlülüğünün, hafızasının, inancının sorgulandığı ifade edilir. Oysa Hicri 3. asra kadar “ben şundan, şu bundan, bu ondan duydu” diye yapılan nakillerdeki, aradaki tüm “bu, şu ve o”ların binlercesinin dürüstlüğü, hafızası ve diğer özelliklerinin sınanmasına kimsenin ömrü yetmez. Ebu Şame bu hususta şöyle der: “Hadis nakledenler hakkındaki görüşler o kadar farklılık kazanmıştır ki, tek bir nakilci bazılarına göre müminlerin emiri, bazılarına göre ise insanların en yalancısı olarak nitelenebilmiştir.” Örneğin İkrime, Buhari ve meşhur birçok hadisçiye göre çok itibarlı bir nakilci iken, Müslim’e göre yalancıdır. Bunun örnekleri çoktur. Fakat örnekler içinde kanaatimizce en ilginç olanı geleneksel anlayışın en meşhur hadis kitabının yazarı Buhari’nin, en yaygın mezhebin başı Ebu Hanife’yi “gayri-sika” yani “güvenilmez” ilan edip, ondan tek bir hadis dahi nakletmemesidir. En ünlü hadisçiye göre en ünlü mezhebin kurucusu güvenilmezdir fakat geleneksel taklitçi zihniyete göre bunlar “en güvenilir, en mübarek” iki kişidir. Cerh ve tadildeki, yani hadis nakledenlerin güvenilirliği hakkındaki tartışmalarda çelişkili izahlar en az hadislerdeki çelişkiler kadar çoktur. Bunların çoğunun gereksiz ve sıkıcı olmasından dolayı daha fazla detaya girmiyoruz.

Tüm bu hadisler, önce nakil zincirlerinin sonunda sahabeye atfedilir, daha sonra Peygamberimiz’den duyulduğu ifade edilir. Sahabelerden sonraki kişiler, bir sonuç alınamasa dahi, hiç olmazsa tartışma konusu olmuşlardır. Oysa sahabe isimleri geçince, sahabeden duyulan söz, sahabe olduğu söylenen kişinin kim olduğuna bakılmadan doğru kabul edilir. Kuran’ın hiçbir yerinde Peygamberimiz’i her görene güvenileceğine dair bir izah yoktur. Bilakis Peygamberimiz’in etrafındaki “Müslümanım” diyenlerin bir kısmı Kuran’da eleştirilir. Münafıkların (ikiyüzlülerin), Müslümanların arasına girdiği de Kuran’da belirtilir. 9-Tevbe Suresi 101. ayette; Peygamberimiz’in dönemindeki ikiyüzlülerin hepsini Peygamberimiz’in bile bilmediği söylenir. Peki, Peygamber’in bile bilmediği ikiyüzlüleri (münafıkları) hadis imamları nasıl bilmişlerdir? Hadis naklettikleri kişilerin bu bahsedilen münafıklardan biri olmadığını nasıl iddia edeceklerdir? Yoksa Kuran’da, Peygamberimiz’in hayattayken bilemediği söylenilen kişileri, bu mezhep imamları, bu kişiler öldükten 200 yıl sonra mı bilebiliyorlar? Peygamberimiz’in vefatından sonra sahabelerin bir kısmının diğerleriyle savaşı, birbirlerini kafirlikle ithamları da her sahabe olduğunu söyleyene güvenilemeyeceğini gösterir. Oysa sahabeyi tartışmasız doğru kabul eden zihniyet, sahabeyle aralarındaki zincirlerde birçok yanlış ve birbirleriyle çelişkili değerlendirme yaptıkları gibi, sahabeyi toptan doğru kabul edip de hata yapmışlardır. G.H.A. Juynboll’un dikkat çektiği gibi, eğer tüm sahabenin güvenilir olduğu iddiasının yanlışlığı kanıtlanırsa, bütün hadis mantığı çökecektir. 12. bölümde bazı hadis uydurucularını incelerken, bu konuyu detaylı bir şekilde irdeleyeceğiz.

 

MANA İLE HADİS NAKLİNİN GETİRDİKLERİ

 

Hadis nakil sürecinde hadislerin; hem metin, hem nakil zincirleriyle ezberlenip, yüzlerce yıllık süreçte dağ, tepe ve çöl arasında, kulaktan kulağa seyahat ettiğini unutmayalım. Daha evvel saydığımız hadislerin kasıtlı uydurulma sebeplerini, hadis nakil zinciri olmayan hadislere nakil zincirlerinin uydurulduğunu yok saysaydık, tüm hadis zincirlerinin doğru, tüm hadis nakilcilerinin iyi niyetli olduğunu varsaysaydık bile hadisler güvenilir olamazdı.

Hadisler konusunda yeterli bilgiye sahip olmayan halktan büyük bir kesim, hadislerin Peygamberimiz’in ağzından çıktığı şekilde kelimesi kelimesine bize ulaştırıldığını zannederler. Hadislerin içinde doğruyla yalanın karışmış olması bir yana, hadislerin Peygamberimiz’in ağzından çıktığı şekliyle bize ulaştırıldığını hadisçiler bile iddia etmez. Buhari başta olmak üzere birçok hadisçi, hadisin manasının korunmasının yeterli olduğunu, asıl metnin ezberlenmesinin şart olmadığını ifade etmişlerdir. Bu ise hadislerin içine birçok kimsenin kendi görüşünü sokması, tam anlayamadığı halde anlayamadığını anlamayanların, hadis metnini bozup manayı da bozmaları gibi sonuçlar doğurmuştur. Her nakilci, hadisin metnini akılda tutabilecek güçte bir hafızaya sahip olmadığından aklında kaldığı şekliyle hadisleri nakletmiş, bu da dilden dile anlam kaymalarına sebebiyet vermiştir. Tüm bu sakıncalara rağmen Buhari ile en büyük iki Ehli Sünnet mezhep olan Hanefi ve Şafi mezheplerinin başları Ebu Hanife ve Şafi de mana ile rivayeti yeterli görmüşlerdir.

Peygamberimiz’in en geniş topluluğa konuştuğu anın Veda Hutbesi olduğunu ve burada yüz binden fazla kişinin bulunduğunu hadisçiler kabul eder. Yüz binden fazla kişinin şahit olduğu iddia edilen bu hutbenin ayrı ayrı metinlerde, nasıl farklı olduğunu görmemiz, mana ile hadis naklinin ve hadis uydurmacılığının, en sağlam hadis olması beklenen veda hutbesinde bile nasıl tahrifat yaptığını gösterir.

Hadisin başını sonunu duymamak da önemli mana kaymaları yapabilecek bir unsurdur. Ebu Hureyre’nin “Uğursuzluk üç şeyde olur; ev, kadın ve at” diye Peygamber’e hadis atfettiğini duyan Hz. Ayşe: “Allah’a yemin ederim ki Allah’ın elçisi bunu asla söylememiştir. O ancak şunu söylemiştir. Cahiliye ehli şöyle derlerdi: Uğursuzluk şu üç şeyde olur; ev, kadın ve at.” Görüldüğü gibi Hz. Ayşe’ye atfedilen ve Ebu Hureyre’ye yapılan bu itiraz; “mana ile hadis nakli mümkündür” deyip başını, sonunu, durum ve şartları nakletmeden yapılan hadis rivayetlerinin yol açtığı felaketlere bir örnektir.

Saydığımız tüm bu koşullardan dolayı, hadisçilerin benzer ölçülerle hadis toplayanları bile birçok hadiste ihtilaf etmişlerdir. Buhari’nin birçok hadisi Müslim’e göre yanlış, Müslim’in birçok hadisi de Buhari’ye göre yanlıştır. Hele dört mezhebin kurucuları Ebu Hanife, Şafi, Malik ve Hanbel’in hadisleri değerlendirmelerinde “sahih, zayıf, hasen” tipinde kategorik ayrımlar da yoktur. Dört mezhebin imamları, kendi akıllarına yatan hadislerle, “kütübü sitte”yi (altı meşhur hadis kitabı) yazan hadis imamlarının ölçülerine uymaksızın, mezheplerini kurmuşlardır. Bunlardan en büyük mezhebin kurucusu Ebu Hanife; “hadis bilgisinin zayıflığı ve hadisi de bir kenara bırakıp kendi görüşünü (reyi) ön plana çıkarması” yüzünden, başta Buhari olmak üzere hadis imamlarınca şiddetle eleştirilmiş ve sözüne güvenilmez bir kişi olarak ilan edilmiştir.

 

 

Zincir

Resim : Zincir

HADİS NAKİL ZİNCİRLERİ

 

Sahabelerin hatasız ilan edilerek, hepsinin doğru sözlü olduklarının peşinen kabul edildiğini gördük. Hadis kitapları yazılmaya başlandığında ne bir sahabe, ne de sahabeyi gören (tabiun) bir kimse yaşıyordu. Peygamberimiz’in vefatından hadis kitaplarının yazımına kadar 6-7 nesil geçmişti ve bu hadisleri nakleden meşhur hadis kitapları, bunları 6-7 kişinin birbirine söylediği iddia edilen zincirlerle nakletmişlerdir. Bu yöntem Buhari ile sistemli bir şekilde başladı. Buhari’nin hicri 200’lü yıllarda yaşadığı düşünülürse, Buhari’den önce olmayan bir metoda göre hadislerin nakil zincirlerinin akılda tutulmuş olması, ilerde konulacak bu ölçünün baştan gözetilmiş olması hiç de ikna edici değildir. Hadis nakillerini aynı şekilde eleştiren Kasım Ahmed, “Hadis ve İslam” kitabında şu iki zinciri örnek gösterir:

 

Peygamberimiz

Ömer İbni Hattab

İbni Vakkas

İbni İbrahim et Taimi

Yahya İbni Said el Ensari

Sufyan

Abdullah İbni Zübeyir

Buhari

 

Peygamberimiz

Ayşe

Urvan İbni Zübeyir

İbni Shiab

Ukail

El Baith

Yahya İbni Bukheir

Buhari

 

Söz konusu hadisler nakledildiğinde, Peygamberimiz’den sonraki halkadan sonrakinden sonraki bile vefat etmişti. Yani hadisçilerin hadis nakleden şahısların doğru sözlü olup olmadıklarını tetkik edecekleri şahıslar ölüydü. Bu yüzden hatalı bir şekilde, tüm sahabeyi doğru sözlü bile kabul etseniz, sahabeden sonraki nesillerin önemli bir kısmı da hadis kitapları yazıldığında vefat ettiği için doğru sözlü olup olmadıklarının kontrolü imkânsızdır. Bu yüzden hadis yazarlarının “cerh ve tadil ilmi” dedikleri uğraş, mezardakilere uygulanamayacağına göre, tamamen neticesiz bir uğraştır.

Yaşayan kimselerin dahi doğru sözlü olup olmadıklarını kısa görüşmelerle anlamanın ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Hadis kitaplarının yazıldığı yıllarda Müslümanlar çok geniş bir coğrafyaya dağılmış bulunuyorlardı; üstelik hadis kitaplarının çoğunun yazarı Peygamberimiz’in yaşadığı bölgenin (Mekke ve Medine) dışında bu kitapları yazdılar. Hadis nakil zincirlerinin yaşayan halkalarının tamamına deve üstünde ulaşmak mümkün olmadığı gibi ulaşılanların doğru sözlü olduğunun anlaşılması da mümkün değildir. Kısa bir ziyaretle bir insanın doğru sözlü olup olmadığı nasıl anlaşılacaktır? Din gibi kesinlik gerektiren bir yapı, nasıl böyle sübjektif ölçülere dayandırılabilir?

Görüldüğü gibi mezhepçi yaklaşımın hadis imamı adeta bir süpermendir. Öyle bir süpermendir ki; yüz binlerce hadisi hem de nakledenleriyle ezbere bilir. Bunlar arasından en doğruyu bizim için bulur. Hadis zincirinde hiç görmediği, kendileri daha doğduğunda ölmüş olanlar vardır ama olsun, hadis imamı onlardan da kimin yalancı kimin doğru sözlü olduğunu belirleyebilir. Emrinde helikopteri olan bir kişinin bile ziyaret etmekle bitiremeyeceği kişileri, aynı hadis imamı, deve üstünde ziyaret eder. Üstelik bir ziyaretle doğru sözlüyü yalancıdan ayırt eder. Bunlar, hadis imamlarının bu kitapları yazmak için sahip oldukları iddia edilen özellikleridir. Bir de manevi üstünlük hikâyeleri vardır ama inanılmaz abartılarla dolu bu anlatılara burada girmeyeceğiz…

BU FİKİRLERİ İLK BİZ SÖYLEMİYORUZ

 

Hadisçiler “Ben şundan duydum, şu bundan, bu ondan, o başkasından duydu” şeklinde oluşan zincirlerden, içindeki herkesin doğru sözlü olduğuna kanaat getirilen zincire sahip olan hadisleri, metnine bakmaksızın sahih (doğru) kabul eder. Bu tip hadisler genelde “ahad hadisler, ahad haberler” olarak isimlendirilir. Buhari ve Müslim diye adlandırılan, en doğru hadis kitapları olduğu iddia edilen hadis kitapları ve diğer meşhur hadis kitapları, hep “ahad hadisler”den oluşmaktadır.

Geleneksel yaklaşımı benimseyen birçok kişi, uydurmalarla dolu görüşlerini kabul ettirmek için aforoz silahına sarılırlar; Buhari ve Müslim’deki tek bir hadisi bile inkâr edenin “kâfir” olacağını ilan ederler. Oysa Buhari ve Müslim birbirlerinin birçok hadisini reddetmişlerdir. Mezhepçilere göre onlar birbirlerine itiraz ederse, “alimlerin ihtilafı rahmet olduğu” için iyi olur; biz itiraz edersek “kâfir” oluruz. Şiiler ile Ehli Sünnet birbirlerinin hadis kitaplarını kabul etmezler. Mutezile’nin ve Haricilerin hadislerin yazılmasına ve dini kaynak ilan edilmelerine itirazlarından, hadislerin zan olduğunu söyleyen kelamcılardan, Murcie fırkasından gelen tepkilerin hadislerin savunulduğu kitaplarda geçmesi gibi olaylardan; Kuran merkezli bir İslam anlayışını savunup, hadislerin dinin kaynağı olamayacağını söyleyenlere “Bunu ilk siz mi akıl ettiniz? Niye bugüne kadar kimse bunları söylememiş?” diye soranlar habersizdirler. Hadisler ilk çıktıklarından beri dinin kaynağı olamayacaklarına dair itiraza uğramışlardır. Fakat merkezi otoritenin baskı ve dayatmasıyla karşı fikirler susturulmuştur. Bu fikirleri ne ilk biz söyledik, ne de bu fikirler yeni türedi. Yalnız Kuran’ı dinin kaynağı kabul eden İslam anlayışı, sonradan azınlığa düşmüş bir anlayış olsa da baştan beri var olan İslam anlayışıdır. Bilakis hadis kitapları sonradan türemiş ve dini kaynak muamelesi görmeye başlamışlardır.

Kuran merkezli, mezhepçi bağlılıkları dışlayan bir İslam anlayışını eleştirenlerin birçoğunun; hadislerin mana ile naklinden bahsedilen nakil zincirleriyle ilgili sorunlara, hadislerin yazım yasağından hadisçilerin birbirlerine itirazlarına, İslam tarihindeki bazı grupların hadislere karşı çıkmalarına kadar birçok konuyu bilmediğini gözlemliyoruz. Bilmelerine rağmen mezhep taassubu ile bunları görmezden gelenlerin olduğu da tabii ki ayrı bir gerçektir. Allah’a şükür ki Allah bizi bu yalanlarla dolu, karmaşık, içinden çıkılamayacak durumda olan ciltlerle hadis ve ilmihal kitaplarına muhtaç etmedi ve her açıdan yeterli olan Kuran’ı indirdi.

 

ESBABI NUZUL HADİSLERİ

 

Kuran’daki ayetlerin iniş sebeplerini anlatan hadislere “esbabı nuzul” hadisleri denir. 3. bölümde gördüğümüz gibi Kuran yeterli, detaylı, açık ve din adına her hükmü kapsayan kitabımızdır. Kuran hiçbir hadise gerek duymaz, bu yüzden Kuran’ın indiriliş sebebiyle ilgili “esbabı nuzul” başlığı altındaki hadislere de ihtiyaç yoktur. Kuran kendi kendini açıklamaktadır. Bir konuyu öğrenmek istediğimizde Kuran’ın o konuyla ilgili tüm ayetlerini bir arada değerlendirip, o konuyu öğrenmemiz gerekir. İçinde on binlerce yalan olan hadislerle Kuran’ı şartlanmış şekilde değerlendirmeye kalkmak; Kuran’ın berraklığını ve saflığını yalanla ve gereksiz olanla karıştırmak demektir. Kuran’ın sesini net olarak duymak için diğer frekanslardan gelen sesleri susturarak kulağımızı yalnızca Kuran’a çevirmek zorundayız.

Onların sana verdiği her örneğe karşı biz sana gerçeği ve en güzel yorumu (ahsena tefsir) veririz.

25-Furkan Suresi 33

 

Allah en güzel yorumu kendisinin verdiğini söylemektedir. Kuran’da “yorum” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça orijinali “tefsir”dir. Günümüzde “esbabı nuzul” (Kuran ayetlerinin iniş sebebi) hadisleri diye anılan hadisler, hep “tefsir” isimli kitapların malzemesi yapılmışlardır. Oysa Allah, “tefsir”in en güzelini (ahsena tefsir) bizzat kendisinin verdiğini söylemektedir; Allah’ın dini, insanların yazdığı tefsir kitapları olmaksızın tastamamdır.

Üstelik kanaatimize göre, esbabı nuzul hadisleri içinde diğer hadislerde olduğundan çok daha yüksek oranda yalan bulunmaktadır. Kimi ünlü tefsir kitabı yazarları, sahih ve zayıf ayrımı dahi yapmaksızın, İsrailiyat (eski Musevi hikayeleri) olduğu açıkça belli olan birçok hadisi kitaplarına doldurmuşlardır. Aynı ayetin iniş sebebinin; “bir kavle göre şöyledir, diğer kavle göre böyledir, bir başka kavle göreyse…” şeklinde birbiriyle alakasız hikâyelerle aynı kitaplarda anlatılması, bu sahadaki uydurmaların çokluğunu göstermektedir. Bu konuda uydurmaların çokluğu o kadar açıktır ki; kendisi de hadisçi ve Ehli Sünnet’in dört büyük mezhebinden birinin imamı olan İbni Hanbel bile: “Esbabı nuzul konusunda tek bir doğru hadis yoktur” demiştir.

En önemli sorunların başında akılların mezheplere ipoteklenmesi gelmektedir. Mezheplerdeki uydurmaların ve akıl dışı izahların çokluğunu hatırladığımızda, bunun yol açtığı sorunun büyüklüğü ortaya çıkar. Mezhepçi yaklaşımla Kuran tefsiri yapanlar; Kuran’ı mezheplerinin doğrultusunda açıklamaya çalışmış ve Kuran’ın metni ile ilgili alakasız açıklamalar getirmişlerdir. Aynı ayetin iniş sebebini birçok farklı biçimde anlatan esbabı nüzul hadisleri; mezhepçi tefsircilerin, Kuran’ı mezheplerine ve şahsi fikirlerine uydurmaları için engin bir malzeme oluştururlar. Zaten bu esbabı nüzul hadislerinin birçoğu; mezheplerin oluşumundan sonraki hadis yazımı döneminde, Kuran’ı kendi şahsi ve mezhepsel fikirlerine uydurmak isteyenler tarafından uydurulmuştur.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinin giriş bölümünde Elmalılı’nın resmi otoriteyle yaptığı bir antlaşma vardır. Bu antlaşmanın 5. maddesinde tefsirin Ehli Sünnet fikrine ve Hanefi mezhebine uygun hazırlanacağı kabul edilir. Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın ifadesine göre “ideolojik tefsir”, bizim daha çok kullandığımız ifadeye göre “mezhepçi tefsir” anlayışı, Elmalılı’nın daha ilk sayfalarında ortaya çıkmaktadır. (Kanaatimize göre birçok kavramın incelenmesi gibi hususlarda bu tefsirde çok değerli anlatımların olduğunu da belirtmeliyiz.) Bilgisi ne kadar geniş olursa olsun, zihinlerini Allah’ın onay vermediği insani bir ürün olan bir mezhebe, mutlak gerçekmiş gibi ipotek edenlerin yapacağı tefsir ne kadar isabetli olmuş olabilir? Hadisleri Kuran gibi dinin kaynağı kabul edenlerin, Kuran’ı Kuran dışı uydurma kutsallarla açıklama çabaları, Kuran’ı Kuran’la alakasız bir noktaya getirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bu uydurma kutsalların adı ister mezhep imamı olsun, ister şeyh olsun, ister hadis olsun, ister esbabı nüzul olsun…

SALMAN RÜŞDİ’NİN “ŞEYTAN AYETLERİ” KİTABI ASLINDA ŞEYTAN HADİSLERİDİR

 

Kuran’ı “esbabı nuzul” hadisleriyle açıklamaya kalkmanın İslam dünyasının başına açtığı dertlerden biri, din düşmanı kişilerin bu uydurmaları din gibi gösterip dinimize saldırmaları olmuştur. Örneğin Salman Rüşdi’nin kitabının temeli bu tip hadislere dayanır. Bu uydurma hadislere göre; bir gün Peygamberimiz Kuran okurken, şeytan Peygamberimiz’in bedeninin içine nüfuz edip, Peygamberimiz’in ağzından Lat, Menat, Uzza putlarını övmüş ve onların şefaatlarının umulduğunu söylemiştir. (“Garanik” kıssası olarak bilinen bu olay, Ehli Sünnet açısından muteber birçok hadis kaynağında aktarılır.)

Bu uydurmayı gerçek gibi aktaran kaynaklara göre, sonradan Peygamberimiz bunları kendisinin değil, şeytanın söylediğini açıklamıştır. Birçok Müslümanın Salman Rüşdi’ye küfürler ettiğine, Humeyni’nin Rüşdi’nin öldürülmesine fetva vermesine ve Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabının ülkelerarası diplomatik krize yol açtığına şahit olduk. Fakat hiç kimse kalkıp da bu uydurma hadisleri, gerçekmiş gibi kitaplarında kullanmış olanları kınamadı. Bu hadisleri savunan hadisçilere “âlim” etiketi yapıştırılmıştır bir kere. Yani bu hadisleri din adına savunursanız “âlim” olur el üstünde tutulursunuz, Salman Rüşdi gibi aynı hadisleri dinsizlik adına kullanırsanız ise… Biz, dine mal edilen uydurmaları dinden atmazsak; bunları malzeme yapan İlhan Arsel’e, Turan Dursun’a, Salman Rüşdi’ye, Server Tanilli’ye ne kadar kızabiliriz? Din adına çarpık bir sistemi ortaya çıkaranlar ve muhafaza edenler, din düşmanlarının türemesinde ve söz konusu çarpıklıkları malzeme yapmasında günahsız kalabilirler mi?

İşte Peygamberimiz’in içine bir ara şeytan girdiğini söyleyen bu hadislerin yanında, Allah’ın bu olay üzerine 22-Hac Suresi 52. ayeti ve sonrasını vahyettiği söylenir. Elbette ayetlerden böyle bir olay anlaşılmamaktadır. Ama esbabı nüzulü hadislerle anlamaya kalkanların saplanacağı bataklığa bu uydurma bir örnektir. Ne yazık ki bu bataklığın örneği çoktur.

PİYASADAKİ KURAN TEFSİRLERİ

 

Kuran tefsiri diye piyasada satılan birçok kitabın “esbabı nuzul” hikâyeleriyle doldurulduğunu görüyoruz. Diğer yandan bu hikâyelerle, Kuran ayetleri sanki belli bir olay için inmiş; bölgesel, sınırlı bir zaman dilimine hitap ediyormuş gibi bir hava da oluşturulmaktadır. Bu da Kuran’ın evrenselliğini ve her döneme hitap eden yönünü gölgeleyen bir yaklaşımdır. Kuran’ın izahları bir zaman dilimine ve tek bir hikâyeye indirgenemez. Kuran’ın “tüm âlemlere bir hatırlatma” olduğunu söyleyen 81-Tekvir Suresi 27. ayeti ve Kuran’ın “tüm insanların doğruya iletilmesi için” indirildiğini söyleyen 2-Bakara Suresi 185. ayeti bu anlayışı yalanlar. Allah istediği zaman Kuran ayetlerinin iniş sebebini yine Kuran’da anlatmıştır. Örneğin “Sana soruyorlar, de ki” şeklindeki ayetlerde, sorulara karşılık olarak Kuran’ın ayetlerinin indiği yine Kuran’da bellidir. Allah’ın açıklamadıkları bizim için gereksiz olanlardır; din adına gerekli olan her şey Kuran’dadır.

Kuran’ı yetersiz görenler ne yazık ki uydurmalara müracaat etmiş ve Kuran’ın berrak sesinin kötü frekanslarla karışmasına sebep olunmuştur. Kuran, Dünya’nın geoit şeklinden ceninin anne rahmindeki oluşumundan denizlerin altındaki suların karışmamasına kadar birçok konudaki izahlarıyla, 1400 yıl öncesinden, günümüz biliminin son asırda fark ettiği birtakım gerçekleri en güzel şekilde anlatarak mucizelerini sergiler. Kuran’ın tefsirini hadislerden hareketle yapmaya kalkanlar ise İbni Kesir’in Bakara Suresi’nin 29. ayetinin ve Kalem Suresi’nin 1. ayetinin tefsirinde, aşağıdaki mantık dışı açıklamasında olduğu gibi komik durumlara düşmüşlerdir:

“Allah, yarattıklarını yaratmak isteyince ince sudan buhar meydana getirdi. Buhar suyun üzerinden yükseldi ve bu yükselen şeye yükseklik manasında gök dedi. Sonra suyu katılaştırdı ve ondan bir tek yer meydana getirdi, sonra bu yerleri parçaladı ve onları iki günde; pazar ve pazartesi günü yedi yer haline getirdi. Yeri balığın üzerinde yarattı ki balık Allah Teala’nın Kalem Suresi’nde: ‘Nun ve Kaleme andolsun ki…’ diye söz konusu edilen Nun balığıdır. Balık sudadır. Su ise kayalığın üzerindedir. Kayalık ise hiçbir bitki bitirmeyen büyük bir taşın üzerindedir. Taş ise bir meleğin sırtındadır, melekte bir kayanın üzerindedir, kaya rüzgârdır. İşte Hz. Lokman’ın ‘Ne gök vardı, ne yeryüzü, balık hareket etti ve kımıldadı, yeryüzü sarsıldı ve üzerine dağlar çekilerek durduruldu. Bunun için dağlar yeryüzünün üzerine oturtulmuştur’ diye bahsettiği kaya budur.”

İbni Kesir, Kuran Tefsiri

Safahat Mehmet Akif Ersoy

Resim : Safahat Mehmet Akif Ersoy

 

Kuran’ın dışındaki kaynakların dindeki otoritesini reddetmeden, dünyanın balığın üzerinde durduğunu iddia eden görüşlerden kurtulmak mümkün değildir. Aynı tablodan rahatsız olan Mehmet Akif Ersoy bakın şiirleriyle bu durumu nasıl yeriyor:

 

Hani vaiz diye geçinen maskara şeyler var ya

Der ki bir tanesi peş-tahtayı yumruklayarak:

Dinle, dünya neyin üstünde duruyor hey avanak!

Yerin altında öküz var, onun altında balık;

Onun altında da bir zorlu deniz var kayalık,

Öteden Kürd atılır: Doğru mu dersin be hoca?

Ne demek doğru mu dersin? Gidi cahil amuca!

Sözlerim basma değil yazma kitaptan tekmil

Kim inanmazsa kızıl kâfir olur böylece bil.

(Safahat)

Başka bir şiirinde Mehmet Akif maskara diye nitelendirdiği tipe şöyle çatar:

Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun.

Yıktın da din-i mübini yeni bir din kurdun.

Mehmet Akif bu din adamı tipini yererken hiçbir zaman ümitsiz değildir. Aşağıdaki mısralarda ise uydurmalara karşı çözümünü şöyle dile getirir:

 

Mehmet Akif ERSOY

Resim : Mehmet Akif ERSOY

Doğrudan doğruya Kuran’dan alarak ilhamı.

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.

KURAN’DAN SONRA HANGİ HADİSE İMAN EDİYORLAR?

 

Bu alt başlığımız 7-Araf Suresi’nin 185. ayetinde geçmektedir. Ayetin Türkçe çevirilerinde “hadis” kelimesinin yerine “söz” denildiğine de şahit olabilirsiniz. Bu çeviri de tabii ki doğrudur çünkü Arapça “hadis” kelimesi Türkçe “söz” kelimesinin karşılığıdır. Bu ayette ve diğer ayetlerde “hadis” kelimesinin kullanımı ve Kuran’a eş kaynaklar olarak uydurulan sözlere “hadis” denmesi, Kuran’ın bir mucizesidir. Kuran, dinimizin temel bir sorunu olacak, Peygamber’e atfedilecek, dinin tek kaynağını yüzlerce kitaba çıkaracak hadislere mucizevi bir tarzda işaret etmiştir. Peygamberimiz’e birçok yalanı atfedenler; “agval=sözler”, “ahbar=haberler”, “hikam=hikmetler” veya başka bir Arapça kelimeyi Peygamberimiz’in sözlerini belirtmek için kullanabilirlerdi. Her hususta çelişen hadisçilerin bu sözlere oy birliğiyle “hadis” deyip, Kuran’ın bu ayetlerinin işaretine girmeleri, Kuran’ın sayısız mucizelerinden biridir:

Bu Kuran uydurulacak bir hadis (söz) değildir. Aksine o önündekini tasdikleyici, her şeyi detaylandıncıdır. İnanan bir topluluk için kılavuz ve rahmettir.

12-Yusuf Suresi 111

 

Allah, Kuran’ın “uydurulan bir hadis olmadığı”nı söylediği bu ayette, kitabın detaylandırıldığı gibi mezhepçi yaklaşımda bir türlü anlaşılamamış olan bir gerçeği de vurgular. Oysa mezhepçiler, Kuran’ın detaylı olduğunu görmezlikten gelip hadisleri, gelenekleri, şahsi görüşlerini Kuran’ın detayları yetersizmiş gibi dine sokmuşlardır. Bunda ise hadisler başroldedir. Oysa aynı ayet, Kuran’ın “uydurulmuş bir hadis olmadığı”nı söyleyerek, anlamaya niyeti olana mucizesini sergiler.

Şimdi sen bu hadise (söze) inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini eritircesine üzüleceksin.

18-Kehf Suresi 6

 

Ayetten, Peygamberimiz’in, insanlar inanmıyor diye üzüldüğü yegâne hadisin (sözün) Kuran olduğunu anlıyoruz. Peygamberimiz Kuran dışında bir hadise kimseyi davet etmemiştir. Hiç kimsenin kendi hadislerini yazmasını da söylememiştir. Eğer Peygamberimiz’in kendi hadisleri de dinin kaynağı olsaydı, Peygamberimiz onları da yazdırırdı, insanlar o hadislere inanmadığı için de kendisini eritircesine üzülürdü. Peygamberimiz’in uğrunda mücadele verdiği tek hadis Kuran’dır. Kuran’ın hadis kelimesiyle belirtip, uymamızı istediği tek hadis de Kuran’dır. Kuran kendisi dışında uymamız gereken hiçbir hadise işaret etmez. Eğer Peygamberimiz’in hadisleri (sözleri) de Kuran dışında dinin bir kaynağı olsalardı, Kuran bunu birçok ayetle belirtirdi. Bu konuda tek bir ayet olmaması ve “hadis” kelimesinin Kuran’da, yukarıda görüldüğü şekliyle kullanımı, günümüzdeki “hadis kavramı”nın sonradan uydurulduğunun açık bir delilidir.

İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki onları sana gerçek olarak okuyoruz. Hal böyleyken Allah’tan ve ayetlerinden sonra hangi hadise inanıyorlar?

45-Casiye Suresi 6

 

Allah ayette böyle sormaktadır. Mezhepçi yaklaşımın savunucuları, Sünni ve Şii mezheplerinin takipçilerinin hareket tarzlarından çıkan cevap ise şöyledir: Buhari’ye, Müslim’e, On İki İmam’ın hadislerine (sözlerine), Ebu Davud’a, İbni Mace’ye inanıyoruz.

Kimin hadisi (sözü) Allah’tan daha doğru olabilir?

4-Nisa Suresi 87

Eğer doğru sözlüler iseler onun benzeri bir hadis getirsinler.

52-Tur Suresi 34

 

Kuran’ın bu izahlarına karşı Ebu Davud adlı meşhur hadis kitabında; Peygamberimiz’e, Kuran ile beraber benzeri hadis de verildiği söylenerek hadisler kurtarılmaya çalışılır. Oysa bu söz hadisleri kurtarmaya yetmez. Çünkü hadisler Kuran kadar değil, Kuran’ın hacminden kat kat fazladır. Üstelik mezhepçi-hadisçi zihniyeti ifade eden bu hadis, Kuran’ın benzeri bir hadis olamayacağını söyleyen yukarıdaki 52-Tur Suresi 34. ayetle çelişmektedir.

 

İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak ve o yolu oyalanma aracı yapmak için hadis eğlencesi satın alırlar. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır.

31-Lokman Suresi 6

 

Aynı surenin 7. Ayetinde ise ayetler bu şahıslara okunduğunda yüz çevirdiklerini görüyoruz. Ne yazık ki sadece Kuran’a dayandırarak bir konudaki hükmü aktardığımızda, mezhep taassubu yüzünden ayetleri görmezlikten gelenler, bu ayetleri sadece musikisi için değil, anlamak için de okurlarsa anlatmaya çalıştıklarımızı daha iyi kavrayacaklardır. Kuran’da Peygamberimiz ile ilişkili olarak hadis kelimesi sadece iki defa ve aşağıdaki şekliyle kullanılmıştır:

 

Ey inananlar, yemeğe çağrılmadan Peygamber’in evlerine girmeyiniz… Yemeği yiyince dağılın, bir hadise dalmayın. Böyle davranmanız Peygamber’i rahatsız eder.

33-Ahzab Suresi 53

Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir hadis söylemişti. Derken o bunu haber verdi. Allah da ona bunu açığa vurunca, o da bir kısmını açıklamış bir kısmından vazgeçmişti.

66-Tahrim Suresi 3

 

Görüldüğü gibi “hadis” kelimesi Peygamberimiz ile ilişkili olarak iki defa geçer. Oysa buradaki kullanımın, Sünni ve Şii mezheplerinin “hadis” görüşleriyle hiçbir alakası yoktur. “Hadis” kelimesini Hz. Muhammed’in sözleri olarak kullananlar için iki ayetin işareti önemlidir. Tahrim Suresi’nde “hadis” kelimesi, Sünnilerin ve Şiilerin kavramsallaştırdıkları gibi dini öğretiler için değil, Peygamber’in kişisel sözleri için kullanılmıştır. Üstelik her iki yerde de “hadis” kelimesi olumsuz bir bağlamda kullanılır.

İslam’ın diğer kaynaklarından biri olarak gösterilen “icma” kelimesi ve türevlerinin Kuran’daki geçişi de hep olumsuzdur. Bu, Kuran’ın “hadis” kavramı gibi “icma”yı da mucizevi bir şekilde mahkûm ettiğini gösterir. (“İcma” kelimesi ve türevleri için bakınız 20-Taha Suresi 60, 70-Mearic Suresi 18, 104-Hümeze Suresi 2, 3-Ali İmran Suresi 173, 3-Ali İmran Suresi 157, 10-Yunus Suresi 58, 43-Zuhruf Suresi 32, 26-Şuara Suresi 38, 12-Yusuf Suresi 19, 10-Yunus Suresi 71, 20-Taha Suresi 64, 17-İsra Suresi 88, 22-Hac Suresi 73, 54-Kamer Suresi 45, 28-Kasas Suresi 78, 7-Araf Suresi 48, 26-Şuara Suresi 39, 26-Şuara Suresi 56, 54-Kamer Suresi 44)

 

DOĞRU HADİSLERİ NE YAPACAĞIZ?

 

Hadislerin içinde on binlerce uydurma hadis olduğu kesindir. Kuran’la çelişen, Kuran’a ilave hüküm getiren, mantıkla, aklın açık verileriyle çelişen hadislerin yalan olduğu kesindir. Dine ilave yapan hadisler, Kuran’ın detaylı, her şeyi açıklayan, hiçbir eksiği olmayan kitap olduğunu açıklayan ayetleriyle çeliştikleri için onlar da reddedilmelidir. Bunun dışında kalan hadisler, Kuran ile çelişmemek şartıyla doğru olabilirler. Bu hadislerin, dinin bir kaynağı olarak sunulmamak şartıyla siyer ve İslam tarihi alanlarında kullanılmaları yararlı olacaktır. Nasıl olsa birileri Peygamberimiz’in dönemindeki ve bunu takip eden dönemlerdeki tarihi yazacaklardır. Bu yazım, kaçınılmaz olduğu gibi bir tarih bilinci oluşturması açısından yararlı da olacaktır. Bu yazımda kullanılacak malzemenin Kuran ve akıl süzgeçlerinden geçirilmesi önemli bir husustur. Bu kitapta ortaya konulanlar bunun neden önemli olduğunu göstermektedir.

 

AMACIMIZ ÇORBAYI DEĞİL, ZEHİRİ İÇİRTMEMEK

 

Peygamberimiz’in hadislere karşı tavrını bu bölümde gördük, dört halifenin hadislere karşı tavrını ise 11. bölümde göreceğiz. Bir çorbanın yarısı çorba, diğer yarısı zehirse; bunun bir kısmı içilebilir diyebilir miyiz? Hadis kitaplarında, aynen bu şekilde, doğru ile yanlış ayırt edilemeyecek şekilde karışmıştır. “Hadislere dini kaynak olarak uymayın” dememiz, insanların çorbayı içmelerine engel olmak için değil, zehir içmelerini önlemek içindir.

Bazı istismarcıların, bu kitaptaki tavrımızı, Peygamberimiz’in sözlerini inkâr ve saygısızlık olarak göstermeye çalışıp, istismarcılık yapacaklarını biliyoruz. Peygamberimiz’e asıl saygısızlık; Peygamberimiz’in büyülendiğini söyleyen, cinsel hayatıyla ilgili yakışıksız açıklamalar yapan, dünyanın öküz ile balık üzerinde olduğunu iddia eden hadis kitaplarındaki malzeme için “Peygamberimiz bunları söyledi, yaptı” demektir. Bu hadislerin dindeki otoritesini inkâr etmek, Peygamberimiz’e sevgi ve saygının, dini Allah’a halis kılmanın ve Kuran’ı yeterli kabul etmenin sonucudur.

Ilgili Makaleler

Paylaş

Yazar Hakkında

admin

(0) Okuyucu Yorumları

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *